OSMANLIYI MATERYALİZM VE DARWİNİZM YIKMIŞTIR

            Günümüzde siyasi istikrarsızlıklar, çıkar kavgaları, terörist saldırılar ve silahlı çatışmalar nedeniyle bir türlü rahata ve huzura kavuşamayan Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika halkları Osmanlı İmparatorluğu zamanında refah ve adalet içinde yaşamışlardır. Osmanlıların Türk-İslam ahlakından kaynaklanan adil ve merhametli uygulamaları vesilesiyle ülke sınırları dahilinde huzur ve saadet dolu bir yaşama ortamı tesis edilmiştir.

            Osmanlı sultanları ve yöneticileri, devletin henüz küçük bir uç beyliği olduğu dönemlerden itibaren, idare altına alınan her bölgede Türk-İslam ahlakının hakim olması için büyük çaba harcamışlardır. Toprakların hızla genişlemesine karşın ülke içindeki ahenk hiç bozulmamış, yeni fethedilen yerlerdeki insanların birçoğu kendi hür iradeleriyle Müslüman olmuşlardır. Gayrimüslümler ise diğer devletlerin egemenliği altında yaşadıkları kasvetli, bunaltıcı hayattan kurtarılmış olmaktan ötürü duydukları gönül borcu sebebiyle devlete daima bağlı ve sadık kalmışlardır. Ancak ne yazık ki bu güzel tablo, özellikle 19. yy’dan itibaren hızlı bir şekilde bozulmaya başlamıştır.

            Yıllarca aynı topraklarda bir arada kardeşçe yaşayan insanlar, birtakım dış güçlerin oyunları ve Avrupa ülkelerinden ithal edilen bazı çarpık ideolojilerin yıkıcı etkisiyle birbirlerine düşmüşlerdir. Birçok Osmanlı vilayetinde ayaklanmalar başgöstermiş, Türk-İslam ahlakında asla yeri olmayan anarşist, bölücü hareketler ve şiddet içeren eylemler ülkenin dört bir yanına yayılmıştır. Alınan asayiş tedbirleri fayda etmemiş, ahlaki erozyon günden güne daha büyük boyutlara varmıştır. 600 yıllık cihan imparatorluğunun yıkılmasındaki temel faktör de işte bu ahlaki dejenerasyon olmuştur.

            Ahlaki Bozulmaya Giden Yol

            Hem yönetici kadroların hem de halkın bir kısmının zaman içinde Türk-İslam ahlakından kopmaya başlamasıyla, üç kıtaya yayılan geniş topraklarda sosyal sorunlar ortaya çıkmıştır. Toplumda öncü rol oynayan kimi kişiler, dini ve manevi değerlerden uzaklaşarak milletin mayasında bulunmayan birtakım sapkın görüşlere meyletmişlerdir. İşte eğilim gösterilen bu sapkın inanışların en başında da Allah’ın varlığını inkar eden materyalizm ve Darwinizm gelmektedir.

            18. ve 19. yy’lardaki savaşlarda alınan yenilgiler sonucunda hızla toprak kaybedilmesinin ve devlet hazinesinin fakirleşmesinin önüne geçilebilmesi amacıyla, Osmanlı idarecileri tarafından pek çok farklı çözüm reçetesi ortaya atılmıştır. Ancak ordu yapısının, yönetim teşkilatının ve eğitim sisteminin derhal Avrupa ülkelerindekine benzer hale getirilmesi gerektiği fikri, ileri sürülen çözüm önerilerinin hemen hepsinin ortak noktasıdır. Hakim olan bu görüş neticesinde pek çok genç, Batı tarzı bir eğitim almaları maksadıyla Avrupa ülkelerine gönderilmiştir. Ayrıca Fransa, Almanya gibi ülkelerden eğitici personel ve askeri uzman getirtilmiştir. Hem askeri hem de diğer devlet okullarındaki eğitim müfredatı Avrupa devletlerindekine uygun olarak yeniden düzenlenmiş, pek çok yabancı kitap Osmanlıcaya çevrilmiştir. Elbetteki bu gelişmeler toplum üzerinde olumlu etkiler meydana getirmiştir. Ne var ki milletin birlik ve beraberliğini bozmaya kadar varan oldukça vahim sonuçlar da doğmuştur.

            Söz konusu gelişmeler neticesinde Osmanlı milleti Allah’ın varlığını inkar eden ideolojilerle ciddi anlamda ilk kez tanışmıştır. 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen tanzimatla beraber kapıların Batı’ya açılmasıyla, ‘tarihi materyalizm, evolüsyonizm (evrimcilik), diyalektik materyalizm, ateist pan naturalizm (ateist tabiatçılık)’ gibi çarpık fikir akımları Osmanlı İmparatorluğu hudutlarından içeri girmiştir.

            Darwinizme Aldanan Aydınlar

            Avrupa’daki aydınlanma felsefesinin etkisinde kalan bazı Osmanlı aydınları, ilk kez Charles Darwin tarafından kapsamlı olarak bilim dünyasının gündemine taşınan ve canlılığın yeryüzünde nasıl ortaya çıktığını ateist bir mantıkla açıklamaya yeltenen evrim teorisini benimsemişlerdir. Baha Tevfik, Memduh Süleyman, Suphi Ethem, Asaf Nef’i, Ahmet Nebil, Beşir Fuat, Rıza Tevfik gibi yazar ve düşünürler Nietzsche, Baron d’Holbach, Diderot, Büchner, Haeckel ve diğer Avrupalı evrimci-materyalist felsefecilere büyük hayranlık duymuşlardır.Adı geçen Osmanlı felsefecileri, gerek bu ateist filozofların kitaplarını tercüme ederek gerekse kendileri bu konularda yazılar yazarak materyalizmin ve Darwinizmin çarpık izahlarını insanlara aktarmışlardır.

            Osmanlı’nın bilhassa son yıllarında evrimcilik, fikir dünyasında oldukça kabul gören bir akım haline gelmiştir. Şehbenderzâde Ahmet’in, felsefî görüşlerini dile getirdiği "Üniversiteli Gençlerle Bir Konuşma" adlı risâlesinde bu gerçek açıkça görülmektedir. Yazar söz konusu eserinde, "hangi felsefî doktrini seçelim?" şeklinde bir soruyu şöyle cevaplandırmaktadır:

            ‘Çağımızda üç büyük felsefî meslek vardır. Bunlar: Kritisizm (Herşeye eleştirel gözle bakmak gerektiği inancına dayalı fikir akımı), Pozitivizm (sadece maddi dünyayla ilgilenilmesi gerektiği öngörülen felsefi akım) ve Evolüsyonizm (Evrimcilik)dir. Filozoflar arasında ise materyalizm yaygındır…’
(http://www.felsefe.info/osmanlida_felsefe.php)

            Osmanlı’da evrime inanan düşünürlerin büyük çoğunluğu, dünya genelinde olduğu gibi materyalistlerdir. Ancak ne yazık ki, Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi bazı din alimleri de bu yanlış akımın etkisi altında kalmışlardır. İbrahim Hakkı, Allah inancı ile evrim teorisinin ters düşmediğini savunmuş ve Yüce Allah’ın canlıları güya evrim mekanizması vesilesiyle yarattığını ileri sürmüştür. Oysa ki, Kuran-ı Kerim’de Allah (cc)’ın dilediği bir şeyi, ‘OL’ emri ile bir anda yarattığı açıkça bildirilmişken bir İslam aliminin evrimci izahları savunmuş olması gerçekten de şaşırtıcı bir durumdur. Ayrıca, evrim teorisinin çarpık mantık örgüsü, canlılığın tesadüfen ortaya çıktığı iddiası ile başlamaktadır. Yani bu teori daha en başından itibaren ateist bir yaklaşıma dayanmaktadır.

            Böyle bir yanlışlığa düşülmesinin muhtemel nedeni, o dönemdeki teknolojik şartların yetersizliği sebebiyle evrim teorisinin bilimsel bir gerçek zannedilmesi ve ateist bir dünya görüşüne sözde fikri bir temel oluşturması maksadıyla ortaya atıldığının iyi anlaşılmamış olması olabilir.

 

            Osmanlı’nın Sonu: Ateist Akımlara Karşı Fikri Mücadele Eksikliği

             Elbetteki ateist felsefelerin Osmanlı topraklarına giriş yapmış olmasından huzursuzluk duyan samimi alimler de olmuştur. Bu kişiler halkı bilinçlendirmek için, maddenin ezeli ve ebedi olmadığını, herşeyi muhakkak Allah’ın yaratmış olduğunu eserlerinde dile getirmişlerdir. Bu konuya en duyarlı yaklaşanların başında, önceleri bir materyalistken daha sonra İslam ahlakına yönelip ateizme karşı fikri bir mücadele vermiş olan Ahmet Mithat gelmektedir. Ancak bu gibi alimlerin sayısı gittikçe azalmış ve ülke genelinde hızla yayılan materyalizme ve Darwinizme karşı bilhassa yeni yetişen yönetici zümre tarafından oldukça duyarsız kalınmıştır. Böyle bir tehlikeye karşı kayıtsız kalınmış olmasının en önemli nedeni, kuşkusuz, söz konusu idarecilerin önemli bir kısmının da yetişirken bu çarpık fikri akımların tesirinde kalmış olmalarıdır.

            Halbuki hem aydınlar hem de Osmanlı idarecileri tarafından toplumun manevi değerlerine taban tabana zıt olan ateist akımlara karşı daha en başından fikri bir mücadele verilseydi, Allah’ın izniyle koskoca bir cihan imparatorluğu parçalanıp dağılmazdı. Çünkü böylelikle, Osmanlı’nın her zaman için gerçek gücünü teşkil eden ve milleti birbirine bağlayan Allah’a iman, Hz. Peygamber (sav) sevgisi, din kardeşliği, merhamet, adalet ve sadakat temelleri üzerinde yükselen Türk-İslam ahlakı korunmuş olacaktı.

 

            Materyalizm ve Darwinizm İlerleme Değil Yıkım Getirir

            Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında artan Batı hayranlığı neticesinde toplumsal öz değerler önemli ölçüde yitirilmiştir. Aydınlandığını düşünen belirli kesimler, Batı’yı gelişmiş, modern ve ideal model olarak görmüş, her ne pahasına olursa olsun Avrupa toplum yapısının Osmanlı milletine uyarlanması gerektiğine inanmışlardır. Bu görüş doğrultusunda, toplumu güya ilerleteceği düşünülürek, Avrupa’daki etkinliğini sürekli olarak arttıran materyalizm ve Darwinizm felsefeleri ne yazık ki ithal edilmiştir.

            Allah’ın varlığını inkar ederek bireylerin davranışlarında vicdansızlıktan kaynaklanan bir sorumsuzluğa sebebiyet veren materyalizm ile insanı çatışan bir hayvan olarak nitelendiren Darwinizmin, bir ülkeyi kalkındırmaları ya da bir toplumu ilerletmeleri, açıktır ki imkansızdır. Aksine bu fikir akımlarının asılsız mantıkları, hangi toplumda yaygınlaştırılmaya çalışıldıysa sonuç her zaman için çatışma, savaş, bölünme ve çöküş olmuştur. Nitekim SSCB’de Lenin’in ve Stalin’in, Çin’de Mao Tse Tung’un, Almanya’da Hitler’in, İtalya’da Mussolini’nin, Kamboçya’da Pol Pot’un neden oldukları vahşi uygulamaların ardındaki felsefi dayanaklar materyalizm ve Darwinizm’dir. Bu zalim diktatörler yaptıkları açıklamalarda yahut yazdıkları eserlerde birer materyalist ve Darwinist olduklarını beyan etmişlerdir. Yakın tarihte de, bu çarpık felsefi akımları devletin resmi politikasının önemli bir parçası haline getirmiş olan ve SSCB’nin başını çektiği eski demir perde ülkeleri de bir bir yıkılmıştır.

 

            Osmanlı’nın Sonu Günümüze Bir Derstir

            Materyalizm ve Darwinizm Osmanlı’yı yıkmıştır, bugün de Türk İslam alemi için büyük bir tehlikedir. Manevi olarak bütünleşme çabası içinde olan Türk-İslam dünyasının dağılıp ayrılmaması için, söz konusu zararlı fikri akımlara karşı güçlü bir fikri mücadelenin kesin bir başarı elde edilinceye kadar yürütülmesi gerekmektedir.

            Türk-İslam aleminin öncülüğünü üstlenmeye namzet olan Ülkemiz, devleti ve milletiyle bir bütün olarak bu çarpık felsefelerin izlerinin toplumsal hayatımızdan silinmesi için yoğun gayret göstermelidir. Çünkü materyalistler ve Darwinistler Osmanlı İmparatorluğu’nun uğradığı sonun bir benzerinin, Allah esirgesin Türkiyemiz’in de başına gelmesini arzu etmektedirler. Bunun içinde halkımızı milli ve manevi konularımızla ve tarihimizle ilgili yanlış bilgilendirme ve yönlendirme yolunu izlemektedirler. Örneğin insanlarımızı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının gerekçesi olarak, Osmanlı halkının sözde evrim sürcine ayak uyduramamış olduğu hurafesine inandırmaya çalışmaktadırlar. Alman Focus Dergisi’nde 2005 yılının Ocak ayında yayınlanan ‘Türlerin Kökenine Yolculuk’ başlıklı bir makalede bu evrimci hezeyan şöyle dile getirilmiştir:

‘Darwinizm’e karşı olmak, gericilik, tutuculuk, Osmanlı Devleti örneğindeki gibi tarihte elenmiş bir sürü toplumun başına gelen yok oluşun, sizin de başınıza gelmesi anlamındadır.’(www.focusdergisi.com.tr/bilim/00134/)

            Materyalist-Darwinistler Ülkemiz’i bölmek için, kendi sapkın öğretilerini insanlarımızın zihnine bir şekilde empoze etme çabasındadırlar. Bu sayede toplum içinde bir şiddet eğilimi oluşmasını, bireylerin asi, bencil, uzlaşmaz bir karaktere bürünerek birbirlerine karşı saldırgan bir tutum sergilemesini sağlamayı arzu etmektedirler. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde faaliyet gösteren ve toprak bütünlüğümüze karşı bir tehdit olan Marksist-Leninist terör örgütü ve uzantıları da materyalist-Darwinistlerin bu amaçları doğrultusunda kullandıkları bir maşadır.

 

            Çözüm Kuran Ahlakıdır

            Ülkemiz’in üzerinde oynanan Darwinist oyunlara karşı milletçe dikkatli olmalı, bilhassa çocuklarımızı Darwinist propagandalara maruz kalmaktan korumalıyız. Ülke genelinde materyalizme karşı bilinçli bir eğitim politikası izlemek, Türk-İslam ahlakımızı en güzel şekilde yaşamak, öz değerlerimize sahip çıkmak ateizmin korkunç sonuçlarından korunabilmenin tek yoludur.

            Unutmamalıyız ki Osmanlı’nın uğradığı son, günümüz için çok önemli bir derstir.           İdeal toplum modelini oluşturmak ancak, Yüce Allah’ın Kuran-ı Kerim’de bildirdiği güzel ahlakın yaşanması ile mümkün olabilir. Bunun dışında bir çare aramak, insan uydurması fikir akımlarından medet ummak insanlarımıza sadece zarar ve ziyan getirir. Bir Kuran ayetinde Yüce Rabbimiz bu konuda bizleri şu şekilde uyarmıştır:

…De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı. (Bakara Suresi, 120)

            Tarih göstermektedir ki, dini, milli ve manevi değerlerimize toplum olarak ne zaman sahip çıktıysak, devlet olarak her zaman güçlü ve sağlam, millet olarak huzurlu ve mutlu olmuşuzdur. Milletçe yine böyle bir şuur içinde olur ve gerekli azmi gösterirsek, Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşanmış o güzel günlerin daha ihtişamlısı çok kısa zaman içinde Allah izniyle bugün de yaşanacak, Ülkemiz’e bolluk, bereket ve refah gelecektir.

 
Ana Sayfa - Arkadaşına Gönder - E-mail