ATATÜRK’ÜN GERÇEK KİŞİLİĞİ

ATATÜRK'ÜN MİLLİYETÇİ KİŞİLİĞİ

Gerçek Bir Türk Milliyetçisi

Yirminci yüzyılda siyaset sahnesi incelendiğinde akla tarihte çok derin etkiler bırakmış, insanlığa yeni ufuklar açmış çok az lider gelir. Özellikle de olumlu etkisi olan liderlerin sayısı oldukça azdır ve ne yazık ki bu liderlerin birçoğunun, gerek şahısları gerekse eserleri açısından bir yüzyıllık zaman bile dayanamadan tarihin karanlık dehlizlerine gömülmüş olduklarını ibretle tespit ederiz. Ama 20. yüzyıla damgasını vuran birkaç lider hala kurdukları eserler sayesinde "yaşamakta", hatta her geçen gün daha da güçlenmekte ve büyümektedirler. Bu uzun soluklu liderlerin başında ise Mustafa Kemal Atatürk gelmektedir.

Ölümünün üzerinden 32 yıl, Cumhuriyet'in kurulmasından ise 77 yıl geçmiş olmasına rağmen, Atamızın anısı ve onun kurduğu Cumhuriyet'in varlığı güçlenerek sürmektedir. Bu gücün sebeplerini tespit etmek, Atatürk'ün bize emanet ettiği Cumhuriyet'in devamını sağlamak açısından çok önemlidir.

Atatürk, dünya tarihinde gerek kişiliği gerekse yaptıklarıyla yeri asla doldurulamayacak, müstesna kişilerden biridir; sadece bizim gözümüzde değil, tüm dünya kamuoyunda tanınmış, çok yüksek ahlaki meziyetlerle bezenmiş tam bir Osmanlı beyefendisidir.

Ülkemiz bazı dönemlerde çok kritik ve gergin bir sürecin içinden geçmiştir. Gerek dış politikada, gerekse iç politikada, siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan pek çok sorunla karşı karşıya kaldığımız dönemler olmuştur. Ama tarihi boyunca tüm zorluklardan yek vücut olup çıkmayı çok iyi bilen Türk halkının, bu zorlu dönemeçlerden geçebilmesi de sanıldığı kadar zor olmamıştır. Ulu Önderimiz Atatürk'ün bize açtığı yolun ışığında, onun "Türk Milleti, milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir" sözünden hareketle, milletçe özlemini duyduğumuz barış, huzur ve güven ortamına kavuşmak mümkün olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Atatürk'ün kurduğu ve bizlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti'nin devamı onun ahlakının rehber edinilmesi, her konuda olduğu gibi milli birlik ve beraberlik konusundaki ilkelerinin de çok iyi kavranması ve pratiğe geçirilmesi, bölücülük unsuru olarak kullanılan tüm pürüzlerin ortadan kaldırılmasıyla sağlanabilir.

Şüphesiz, ben Türk'üm diyen herkesin övünebileceği vasıflardan en önemlisi Atatürkçü olabilmek, ama sadece sözle değil, tüm hareketleriyle, ahlakıyla, başarılarıyla Atatürkçü olabilmektir.


Atatürk'ün Milliyetçilik Anlayışı

Toplumların gelişmesinde bugün erişilen son aşama millettir. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan "Milletler Cemiyeti", II. Dünya Savaşı'ndan sonra oluşturulan "Birleşmiş Milletler Teşkilatı" adlarından da anlaşıldığı gibi, "millet" gerçeğinden hareket etmekte ve "milliyetçilik" duygusunu esas almaktadır.

Bilindiği gibi ulusçuluk (milliyetçilik) akımı ilk olarak 1789 Fransız İhtilali ile ortaya çıkmıştır. Fransız İhtilali yurttaşların en başta ve herşeyden önce krala değil, millete ve devlete sadakat borcu ile yükümlü oldukları anlayışını yaygınlaştırmıştır. Bu dönemden sonra milli bayrak, marş, tatil günleri gibi "milliyetçilik sembolleri" belirginleşmiştir. Fransa'dan sonra İngiltere ve İspanya, daha sonra da Almanya ve İtalya milli birliklerini gerçekleştirmiş, "devlet" çatısı altında toplanmayı başarmışlardır.

Batı'dan yayılan bu milliyetçilik dalgası 1. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı İmparatorluğu'na da sıçramıştır. Osmanlı Devleti birçok ulusu barış ve kardeşlik çizgisinde altı yüz seneyi aşkın bir süre büyük bir başarıyla birarada tutabilmiştir. Ancak Osmanlı topraklarında gözü olan çıkar çevrelerinin çeşitli taktik ve oyunlarıyla içimizdeki bu milli unsurlar, zaman içinde kendi bağımsızlıklarını arama yoluna gitmişler ve bu çok uluslu imparatorluğun sonunu getirmişlerdir.

Parçalanan imparatorluğun elde kalan topraklarında, Misak-ı Milli sınırları içinde Mustafa Kemal tarafından Yeni Türk Devleti kurulurken, ülke maddi ve manevi yönden sağlam temellere dayandırılmak istenmiştir. Mustafa Kemal'i, kendinden önce gelmiş reformculardan ayıran nokta; Tanzimat Hareketi gibi sadece kanun ve yönetim alanında kalmayıp bütün hayatı içine alan bir değişiklik istemesiydi. Atamız memleketin siyasi yapısını değiştirmek, halkı uyandırıp onları Fransız İhtilali ile doğan ve Batı Avrupa'nın birçok ülkelerinde gelişen Milli Hakimiyet kavramına çekmek istiyor, yeni Türk devletini bu prensip üzerine bina etmeyi amaçlıyordu.

Atatürk milliyetçiliği, Atatürk'ün dünya görüşüne hakim olan akılcılık ve gerçekçiliğin bir ifadesidir. Bu noktada Mustafa Kemal'in kendi milliyetçilik anlayışının kavranmasında yarar vardır. Zira Atatürk'ün kastettiği milliyetçilik iyi anlaşılmadığı takdirde izlenecek yol, devleti ve milleti bölmeye varan toplumsal husumetlere sebebiyet verebilir.

Atatürk'ün birleştirici, bütünleştirici, toplayıcı, yüceltici, çağdaş ve medeni milliyetçilik anlayışı, bugün de, bağımsızlığımızı, milli beraberlik ve bütünlüğümüzü her türlü saldırıya karşı korumak, Atatürkçülüğe aykırı çeşitli totaliter ideolojiler karşısında ve başka milletlerle ilişkilerimizde doğru yolu bulmak için sağlam bir rehberdir. Bugün bunun dünya üzerinde örnekleri çoktur.

Bir milliyetçilik hareketinin, toplumsal etkileşim çerçevesinde ayrılıkçı mı, yoksa bütünleştirici mi olduğu çok önemlidir. Bir başka deyişle, ancak başka ulusları alçak ve hor gören bir milliyetçilik anlayışının ayrılıkçı olduğu düşünülürse, bu hareket tarzının en belirgin örneği, "Nazi Almanyası"nda egemen olan milliyetçiliktir. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı bu açıdan diğer anlayışlardan çok büyük farklılıklar taşır. Çünkü onun en önemli özelliklerinden biri, daha Cumhuriyet'in başında dışarıdan bakanların bile saptadıkları biçimde bütünleştirici olmasıdır. Atatürk, kendi milliyetçilik anlayışını şu sözlerle tarif etmiştir:


Atatürk, her zaman milliyetçi kişiliği ile ön planda olan bir liderdi.

Bize milliyetperver derler ama biz öyle milliyetperverlerdeniz ki bizimle işbirliği yapan tüm uluslara saygı gösterir, onları gözetiriz. Onların tüm milliyetçiliklerinin gereğini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde bencilce ve kibirli bir milliyetperverlik değildir ve özellikle biz İslam olduğumuz için bizim İslamiyet açısından ümmetçiliğimiz de vardır ki bu, milliyetperverliğin çizdiği sınırlı çemberi sonsuza doğru genişletir. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c.l-s 91-92/97-98/1.8.1920, Doğu Cephesindeki hareketsizlikle ilgili soru önergesine verilen cevap.)

Salt "ırkçılık" üzerine kurulu milliyetçilik duygusu birçok toplumu felakete sürüklemiştir. Fakat bazı yabancı dillerden farklı olarak, Türkçemizde "milliyetçilik" sözcüğü daima olumlu bir anlam taşımıştır. Milliyetçi olmak, millet gerçeğine ve milleti oluşturan unsurlara gereken yüksek değeri vermektir. Çağımızın en büyük gerçeklerinden biri olan "millet" gerçeğini reddetmeye kalkışan, milli bilinci ve beraberliği yok edip onun yerine sadece sınıf bilincini ve sınıf kavgasını geçirmek isteyen, milliyetçiliğin asıl anlamını çarpıtıp, bu kelimeye aşırı ve ters anlamlar yüklemeye uğraşanlar vardır. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, milliyetçilikle taban tabana zıt olan komünizmle yan yana gelemeyeceği gibi, ırkçılıkla, totaliter faşizmle, şovenizmle, teokratik düzen savunuculuğuyla da bağdaşmaz. Atatürk'ün bizlere tarif ettiği milliyetçiliğin temeli Ziya Gökalp'e dek uzanan "Hars Milliyetçiliği" dir. Bunun için önce Ziya Gökalp'in Hars Milliyetçiliği'ni nasıl tanımladığına göz atmakta fayda vardır.


Türk Milliyetçiliğinin Uyanışı


Ziya Gökalp

Ziya Gökalp millet olarak yükselmenin yolunu kültür (hars) ve uygarlık ile mümkün görmüştür. Kendi milli kültürümüzü muhafaza etmek ve Batı uygarlığını da tam olarak almak kaydıyla bunun başarılabileceğini düşünmüştür. Kastedilen milli harsın (kültürün) ise halkta olduğunu söylemiştir. Gökalp, "Bugün gerçeklik alanında Türkiyecilik vardır" der ve hars milliyetçiliğini "ırkçılık" veya "kafatası milliyetçiliği"nden ayırır. Gökalp, "Türkiyeciliği" ön plana çıkarmış ve millet olarak geleceği hars milliyetçiliğinin kavranması ve özümsenmesinde görmüştür.

Tarih ve kültür birliğine dayanan insanların milli bir şuurla birleşmesinden hars milliyetçiliği doğar ve kastedilen bu anlayış (milliyetçilik), hiçbir şekilde ırk ya da etnik köken ayrımına dayanmaz. Ziya Gökalp'in miliyetçilik anlayışında kastedilen harsın bir milletin bünyesinde kendiliğinden, tabi olarak gelişmesi dikkat çeker. Gökalp'e göre harsı kuvvetli olan milletler, harsı bozulmuş olan milletlere karşı galip gelirler, Türklerin tarih boyunca galip gelmelerinin altında yatan ana sebep de budur. "Türkçülük, Türk Milleti'ni yükseltmek demektir" derken, kastettiği fikrin ırkçılıktan farkını Ziya Gökalp şöyle vurgular:

Atlarda şecere aramak lazımdır. Ancak insanlarda ırkın sosyal hasletlere tesiri olmadığı gibi, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksi bir yol tutarsak, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek gerekir. Bu mümkün olmadığına göre "Türküm diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başka çare yoktur.


Fatih Sultan Mehmet

Ziya Gökalp Türk milliyetçiliği davasına gönül verdikten sonra, Türk'ün haslet ve meziyetlerine, köklü medeniyetlerine, cesur, hoşgörülü, dürüst karakterine, eski Türk toplumlarına ve kültürlerine dikkati çeken birbirinden önemli ve etkili incelemeler, şiirler yazmıştır. 1915 yılında, yazdığı "Millet" adlı şiirinde bu köklü duygularını şu şekilde ifade eder:
"Sorma bana oymağımı boyumu,

Beşbin yıldır millet gibi yaşarım..."

"Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı,

Türk'üm, bu ad her ünvandan üstündür..."

İşte Ziya Gökalp'in milliyetçiliği görüldüğü gibi ortak bir tarihe ve kültürel geçmişe sahip olan ve Türküm diyen her ferdi kucaklayan bir anlayış sergiler. Ama onun fikirlerinin başka bir önemli yönü de Atatürk ilkelerine çekirdek teşkil etmesidir. Büyük Önder'in bizlere gösterdiği milliyetçilik anlayışı da bu çizgidedir.

Atatürk'ten önce "vatan" üzerine çok yazı yazılmış, fakat Türk unsurunun milli menfaatini üstün tutan, gerçek bir "anavatan" anlayışı bir türlü gelişememişti. Atatürk "Ne Mutlu Türk olana" değil, "Ne mutlu Türküm diyene"  demiştir; yani ırk ya da etnik kökenin değil, Müslüman Türk kimliğinin ve karakterinin benimsenmesinin üzerinde durmuştur. Atatürk bir başka ifadesinde de şöyle der:

Genellikle incelemelerimize ve düşüncelerimize esas olarak kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı almalıyız.
Ulusumuzun tarihini, ruhunu, geleneklerini doğru, sağlam ve dürüst bir bakışla değerlendirmek gerektiğini söyleyen Mustafa Kemal katı ve ırkçı bir milliyetçilik politikası yerine Türk Milleti'nin geçmişini ve milli harsını esas almıştır. Atatürk'e göre milletin en kısa tanımı şudur:
Aynı harstan olan insanlardan oluşan topluma millet denir.
Nitekim ortak kültür, millet olma, milletin varlığını ve bütünlüğünü koruyup sürdürebilme açısından hayati önem taşır. Ortak bir vatanda, aynı devlete sadakatle bağlı yurttaşlar olarak birlikte yaşamış olmanın, ortak tarihin ve dilin, birlikte sevinip, birlikte acılara ve fedakarlıklara katlanmanın, ortak zaferlerin ve geleceğe dönük ortak ümitlerin, ortak milli ahlakın milletin oluşmasındaki rolünü hatırlatan Atatürk, bu faktörlerin "Bugünün medeni zihniyetinde, diğer her türlü şartların üstünde anlam taşıdığını" belirtmiştir. (Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El  Yazıları, A. Afet İnan, s. 23-24)

Atatürk'ün öncülüğünü yaptığı çağdaş milliyetçilik akılcı ve gerçekçidir. Prof. Sadri Maksudi Arsal'ın deyişiyle; "Bugünkü milliyetçilik sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanır; kan tahlili ile uğraşmaz, kafataslarının şekliyle ilgilenmez. Belli bir millete bağlılık hissi, bugünkü milliyetçiliğin esasıdır."

Atatürk'ün, "Hazinemiz, istiklal ve vatanperverliğin kıymetini takdir etmeyi öğrenmiş olan milletimizdir" derken benimsediği anlayış kavrandığında ise, bunu takdir edebilen ve içinde Türk Milleti'ne mensup olmanın haklı gurur ve heyecanını taşıyan etnik unsurların, etle-kemik gibi Türk Milleti'nin asli bir parçası olduğu fark edilir. Büyük Önder'in milliyetçilik anlayışını açıklayan bir başka sözü ise şöyledir:

Bizim hepimizin neden kardeş olduğumuzu ve bize Türk denildiğini herkese öğretmek, herkese açık, berrak ve sağlam bir millet ve milliyet bilincini inşa etmek ihtiyacındayız. Bilmeyenleri kınayamayız, bildirmek borcumuzdur, vazifemizdir.
Atatürk, Milli Mücadele'nin "miliyetçilik" ve "milli egemenlik" ilkelerinden kaynaklandığını ve güç aldığını da birçok konuşmasında bizzat belirtmiştir:
Ben 1919 senesi Mayıs'ı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız Türk Milleti'nin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk Milleti'ne güvenerek işe başladım. (Atatürkçülük, I. Kitap, Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri,  s.48)
Milli Mücadeleyi yapan doğrudan doğruya milletin kendisidir; milletin evlatlarıdır. Milli Mücadelede, şahsi hırs değil, milli izzet-i nefis gerçek saik olmuştur. (Atatürk'ten Düşünceler, Enver Ziya Karal, s172)

Siyasi ideolojisini merak eden yabancılara Atatürk'ün daima tekrarladığı söz şu idi: "Biz milliyetperveriz." İşte siyasi ideolojiler bağlamında düşünüldüğünde Atatürk'ün milliyetperverliğinin iyi anlaşılmasından ziyade uygulanmasının önemi ortaya çıkar. Bu takdirde, dış mihraklar tarafından bölücük gayesiyle ortaya atılan etnik köken farklılığının bu zihniyet ışığında sorun teşkil etmeyeceği görülür. Söz konusu çabalar Türk harsını zayıflatmak, dolayısıyla milli şuurumuzun yitirilmesini sağlamak ve Müslüman Türk Milleti'ni parçalamak adınadır.

Dolayısıyla bu vatanı seven, milli şuura sahip, Türk harsının doğal bir parçası olan ve kendisini Türk Milleti'nin bir ferdi addeden herkes, ırk ve etnik kimliğe bakmaksızın Atatürk milliyetçiliğini benimsemiş demektir. Türkiye'nin ve Türk Milleti'nin istikbali açısından dış güçler tarafından oluşması arzu edilen çekişmelere imkan tanımayarak, hazırlanan tuzağa düşmeyerek, Türk harsını ve Müslüman Türk kimliğini korumak en isabetli yol olacaktır.


Tesanüt, Milli Birlik ve Beraberlik Anlayışı

Atatürk'ün bizzat şahsi yaşantısını, mücadelelerini, konuşmalarını incelediğimizde bağımsızlık, milli iradeye güven ve millet iradesini hakim kılma arzusunun Atatürk'te aşk haline dönüşmüş olduğunu müşahede ederiz. Tüm iradelerin iflas ettiği anda da onun iradesini güçlü kılan bu aşktır. Çanakkale'de onu öne çıkaran, Trablusgarp ve Filistin'e gönderen, Samsun'a çıkaran hep bu aşktır.

Milli Birlik, Büyük Atatürk'ün ciddiyetle gözettiği ve bize miras bıraktığı en önemli esaslardan biridir, ve onun bu birlik ve beraberliği oluşturma hususundaki ilk temel ilkesi milliyetçiliktir. Atatürk'e göre; Türk Milleti din, kültür, ideal birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir bütündür. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk Milleti'nin görevidir.

Vatanın dahili ve harici herhangi bir tehlikeden en az fedakarlıkla, en kısa zamanda kurtulması için yegane çare, herhangi bir seferberlik davetine her vatandaşın derhal, bir an kaybetmeksizin icabet etmesidir. 
Mustafa Kemal Atatürk
Atatürk, tören birliğini denetlerken görülüyor. 
(6 Haziran 1921)
Atatürk, Harp Akademileri tatbikatında. 
(28 Mayıs, 1936)

Daha önce de belirttiğimiz gibi Atatürk milliyetçiliğinin yeryüzünde var olan diğer milliyetçilik akımlarından ayrılan en önemli özelliği çağdaşlık ve medeniyet yolunda ilerleme ve gelişme konusunda olduğu gibi, milletlerarası temaslarda da bütün milletlerle paralel olmasıdır. Türk Milleti diğer ülkelerle uyum sağlar, bütün milletleri ve insanlığı sever. Ancak Türk milliyetçiliği Türk Milleti'nin şeref ve çıkarlarına kastedilmesine ise asla izin vermez. Atatürk Türk milliyetçiliğini tanımlarken, özellikle milli karakter ve milli ideale önem vermiş, Türk Milleti'nin yüksek karakterini, çalışkanlığını, zekasını vurguladıktan sonra, milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmeyi başardığını ifade etmiştir. Büyük Önder milli birlik duygusunu sürekli besleyerek geliştirmenin de, milli davamızın önemli bir unsuru olduğunu sıklıkla belirtmiştir.

Atatürk milli birlik ve beraberliğe dayanmayan hiçbir işin başarı getirmeyeceğine inanıyordu. Milli Mücadele yıllarında, İslam'dan aldığı tesanüt anlayışını tüm ulusa aşılamış, Türk insanını ortak bir şuur altında toplamıştır. Bu ruh sayesinde, içte ve dışta tam bağımsız, ekonomik gücü yüksek, milli iradeye dayanan, çağdaş, özgür ve şerefli Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş ve bugünlere gelmesine vesile olmuştur.

Atatürk'ün kurduğu ve genç kuşaklara emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasaları, milliyetçiliğe önemli bir yer vermiştir. 1924 Anayasası'na 1937 yılında yapılan ilaveler sırasında, milliyetçilik, diğer ilkelerle birlikte, devletin temel ilkelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Cumhuriyet döneminin öteki anayasalarında da milliyetçilik, temel ilke olarak yer almıştır.

Tam anlamıyla inançlı bir milliyetçi olan Atatürk, fikir ve devlet adamı olarak, acı günler yaşayan Türk Milleti'ni yeniden güven duygusuna kavuşturmuş; Osmanlı Devleti'nin çöküş dönemlerinde halkta ve kimi aydın kesimde oluşan ümitsizlik ve güven eksikliğini yok edip, bütün millete Türk olmanın mutluluğunu ve gururunu yaşatmıştır. Öyle ki Milli Mücadele yıllarında tüm yabancı devlet adamları, diplomatlar ve dünya basını Mustafa Kemal önderliğindeki hükümetten kısaca "Milliyetçiler" diye söz eder olmuşlardı.

Atatürk'ün milli birlik ve beraberlik anlayışı, aynı amaç ve aynı kültür çevresinde toplanmış insanların birbirlerine kenetlenmesini gerektirir. Kuran-ı Kerim'in pek çok ayetinde de Müslümanların kendi aralarında birlik olmaları söylenir, birlik anlayışında yardım, bereket ve kudsiyetin olduğu ifade edilir.

Saf Suresi'nin 4. ayetinde "Hiç şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever" buyurulmaktadır. Yine başka bir ayette de "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, dağılıp ayrılmayın…" ifadeleri yer almaktadır.

Milli birlik beraberlik anlayışını, işte Kuran-ı Kerim'de tarif edilen bu inancından alan Türk Milleti, bu manevi gücün tesiriyle başarılar kazanarak tarihe adını yazdırmıştır. Atatürk, "Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir milletiz" ifadesiyle de birlik olmanın önemini vurgulamıştır.

Şüphesiz ülke olarak sorunlarımızın çözümü, hiçbir bölücü ve ayırıcı unsura izin vermeden ortak ülkü, inanç, irade ile seferber olmak ve bu uğurda hiçbir fedakarlıktan kaçınmamaktır. Yani Atatürk'ün söylediği gibi;

Vatanın dahili ve harici herhangi bir tehlikeden en az fedakarlıkla, en kısa zamanda kurtulması için yegane çare, herhangi bir seferberlik davetine her vatandaşın derhal, bir an kaybetmeksizin icabet etmesidir.
Atatürk, Türk Milleti'nin bu inanç, ülkü ve davasının temelini İslam ahlakından aldığını belirterek; fertler arası samimiyet, kardeşlik, iman ve işbirliği ile mücadelelerin kazanıldığını söylemiştir. 1923 yılında; "Bir memleketin başarısı mutlaka bütün milli güçlerin bir istikamette oluşması ile mümkündür. Bu nedenle bilelim ki, elde ettiğimiz başarı, milletin güçbirliği etmesi ve ortak hareket etmesinden ileri gelmiştir, Aynı başarı ve zaferleri gelecekte de tekrarlamak istiyorsak, aynı esasa dayanarak ve aynı şekilde yürüyelim" diyerek konunun ehemmiyetine dikkat çekmiştir.

Ulu Önder, milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında Milli Eğitimin öneminin büyük olduğunu söyleyerek bunun gerekliliği üzerinde de hassasiyetle durmuştur:

Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve herşeyden önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir.
Dünyada, uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişiler ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur.

Çocuklarımızı aynı eğitim derecesinden geçirerek yetiştireceğiz. Kesinlikle bilmeliyiz ki iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenim sınırı ne olursa olsun onlara esas olarak şunları öğreteceğiz; Milletine, Türkiye Devletine, TBMM'ne, düşman olanlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları ile donatılmayan millet için yaşama hakkı yoktur. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2, 1952, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları)


Atatürk'e Göre Milliyetçilik Milli Kültürle Gelişir

Milli kültür, bir devleti ayakta tutan unsurların en önemlisidir. Çünkü milli kültür oluştuğunda ortaya bir millet çıkar. Millet ise, mutlaka ve mutlaka bir devlet oluşturur.

Eğer bir devletin halkı, milli kültürünü yitirmişse, yani bir millet olmaktan çıkmışsa, o devlet kısa süre içinde mutlaka yıkılır. Bu, kaçınılmaz bir sondur. O devletin askeri ya da ekonomik gücü ayakta kalmak için yeterli olmaz. Buna karşın, eğer bir halk, milli kültüre sahipse, millet olduğunun bilincindeyse, ekonomik ve siyasi yönden zayıf da olsa, bir süre sonra bu zayıflığı aşar ve kendisi için bir devlet inşa eder.

Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesine baktığımızda, milli kültüre sahip halkların her türlü zorluğa karşı varlıklarını koruduklarını, buna karşın bu kültürden yoksun halkların en ufak bir zorlamada dağılıp parçalandıklarını görebiliriz.

Irak, milli kültüre sahip olmayan ve bu nedenle de parçalanan ülkelere iyi bir örnektir. Irak, bilindiği gibi, I. Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı'nın yıkılmasının bir sonucu olarak İngiltere ve Fransa arasındaki gizli Skyes-Picot anlaşmasının sonucunda kurulmuştu. Ama ortada bir "Irak Milleti" ve doğal olarak da "Irak Milli Kültürü" yoktu, hiçbir zaman da oluşmadı. Bu nedenle de Irak, Körfez Savaşı'nın doğurduğu siyasi istikrarsızlığın sonucunda bir anda parçalanma sürecine girdi.

Irak örneğine karşılık, öteki uçta Almanya ve Japonya'yı gösterebiliriz. Bilindiği gibi, her iki ulus da güçlü bir milli kültüre sahiptir. II. Dünya Savaşı'ndan enkaz halinde çıkan bu ülkeler, milli kültürlerinin gücü sayesinde kısa sürede toparlanarak ciddi birer dünya gücü haline gelmişlerdir.

Bu örnekler ortaya açık bir gerçek çıkarmaktadır: Devletin bekası, milli bilincin, milli kültürün gücüne bağlıdır. Bir devlet çok büyük saldırılarla da karşı karşıya kalsa, halkının sahip olduğu milli kültür onu yaşatır. Hatta o devlet belki yıkılır, ama o millet, yerine yenilerini kurar.

Türk milliyetçiliğini anlam ve içerik açısından en iyi şekilde kavrayan ve Ziya Gökalp'lerden günümüze kadar taşıyan Büyük Önder Atatürk'e göre "Millet, aynı kültürden insanların oluşturduğu toplumdur". Kısaca "ortak kültür" millet olmanın temel unsurudur.

Asırlardan beri kendi öz kültüründen bilinçli bir şekilde uzak tutulmaya çalışılmış, kökleriyle tüm bağları kopma noktasına getirilmiş Türk halkının, bu bağlarını sağlamlaştırmak sanıldığı kadar kolay olmayacaktı. Kendi kültürünün bile bilincinde olmayan halka ilk önce 600 yıllık şanlı geçmişi anlatılmalı, bu şanlı millete ait olmanın coşkusu halkın kalbinde uyandırılmalı ve bu bilinci ayakta tutma isteği oluşturulmalıydı.

Milletini çok iyi tanıyan ve daha gençlik yıllarından itibaren milliyetçilik aşkıyla yaşayan Atatürk, bunun için neler yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. İlk önce tarih konusuna eğilmeli, "dil"le ilgili çözümler üretmeli ve halkın güzel sanatlara olan ilgisini açığa çıkartmalıydı. Ve hemen işe koyuldu...


Dil ve Tarih Faktörünün Önemi

Atatürk'ün Türk Milliyetçiliğini geliştirmek ve sağlamlaştırmak için kullandığı iki önemli yöntem, tarih ve dil unsurlarında ortaya çıkmaktadır. Ortak bir kültürden gelen Türk Milleti bu tarihte, ülküde birliğinin farkına varmalıydı. İşte bu amaçla ilk olarak Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurulmuştur. Ulusal kimliği geliştirici işlevler yerine getirmek üzere kurulan bu kurumların çalışmaları, milliyetçilik ilkesini birleştirici ve bütünleştirici bir çizgiye oturtmuştur. Bu şekilde bir çatı altında birleşen devletin hızla eğitilmesi, ve yıllar boyunca oluşan açıkları kapatmak da çok kapsamlı bir çalışma gerektirmekteydi. Atatürk "Milli duygu ve dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin milli ve zengin olması milli duygunun gelişmesinde başlıca etkendir" derken, cumhuriyetin en temel ilkelerinden olan milliyetçilik ilkesinin yerleşmesinde milli tarihin ve milli dilin önemini vurguluyordu. Bu girişimle çağdaşlaşma yolunda da çok önemli bir adım atılıyordu.

Cumhuriyetçilik, Halkçılık ve Devletçilikle beslenen Atatürk milliyetçiliği, hiç kuşkusuz çağdaşlaşma yolunda atılan en önemli adımdır. Atatürk liderliğinde kazanılan İstiklal Savaşı'nın başlıca dayanağı Türk milliyetçiliğidir. Zaferden sonra yürürlüğe sokulan Türk inkılabının amacı da; Türk Milleti'ni tümü ile çağdaş yapmaktır. Atatürkçü yaklaşımda millet olma duygusunun güçlendirilmesi ile çağdaşlaşma birbirini tamamlamaktadır. Atatürk bir yandan Türk Milleti'ni çağdaş yapmak, diğer yandan tarih ve dil çalışmaları ile Türk kültürünün milli temellerini geliştirmek istemiştir.

Ona göre tarihçiliğimizdeki bu eksiklik Türk milliyetçiliğinin uyanışındaki gecikmenin sonucu idi. Dünya milletleri Osmanlı ülke ve devletinden "Türkiye", "Türk İmparatorluğu" diye bahsederken, bizde "Türk" sözü dile bile alınmıyordu. İlk defa Batılı Türkologların, Orta Asya'da başlayan Türk tarihine dikkati çeken eserler yayınlamaları, Türk tarihine karşı ilgiyi uyandırmış ve böylece Türk tarihçileri Türk Milleti'nin tarihine yer vermeye başlamışlardır.

Başöğretmen Atatürk, Kayseri'de harf inkılabı çalışmaları sırasında. (20 Eylül 1928)

Atatürk, Türk Dil Kurumu toplantısına başkanlık ederken. (4 Ocak 1933) 
Soldan sağa: Hasan Ali Yücel, Celal Sahir Erozan, Ahmet Cevat Emre, Dr. Reşit Galip, Atatürk, Afet İnan, Ruşen Eşref Ünaydın, İbrahim Necmi Dilmen ve Hamit Zübeyr Koşay.

Türkiye Cumhuriyeti yeni bir devletti. Ancak bu devleti kuran Türk Milleti, uzun ve parlak bir tarihe sahipti. Bu köklü milletin tarihi aydınlığa çıkarılmalıydı. İşte Atatürk'ü tarih konusuna eğilmeye sevkeden başlıca sebep bu idi. Atatürk'ün ön ayak olması ile 1930'da "Türk Tarihi Ana Hatları" yayınlandı. 12 Nisan 1931'de Atatürk'ün direktifi ile daha sonra "Türk Tarih Kurumu" adını alan "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" kuruldu ve dört ciltlik bir "Genel Tarih" yayınlanarak burada ağırlık Türk tarihine verildi.


Milli Eğitimin Önemi

Eğitim, insanın davranışlarında, fikir ve ideallerinde, hayata bakış açısında, estetik ve sanat anlayışında, ahlakında ve bunun gibi daha pek çok konudaki ilerleme sürecini göstermektedir. Atatürk, eğitim sisteminin kaliteli ve çağdaş sınırın çok daha ilerisinde olması için daima yeni fikirlerle beslenmesi gerektiği inancını taşımış, sahip olduğu kararlılık sayesinde Türk Milleti'nin ilerlemesine öncülük etmiştir. Türk Milleti'nin gerek Türkiye hudutları içerisinde, gerekse bu hudutların dışında varlığını sürdürebilmesi, iktisadi ve sosyal alandaki gelişimi, her zaman eğitim ve kültür düzeyi ile doğru orantılı olarak ilerlemiştir. Bundan dolayıdır ki, Ulu Önder yaşamı boyunca milli ve dini eğitimin geliştirilmesine büyük önem vermiştir.
 


Solda; Atatürk, Gazi Osman Çiftliği'nde Ankara Kız Lisesi öğrencileriyle birlikte.
(9 Mayıs 1934)

Sağda; Sivas Lisesi'nde geometri dersinde (13 Kasım 1937)

Milletini daima, daha çok düşünmeye, geliştirmeye, aklın ve ilmin yolundan ayrılmamaya teşvik etmiştir. Toplumda kadın erkek ayrımı gözetmeksizin, tüm fertlerin bu değerleri kazanmasını sağlamak için, döneminde birçok okul açılmış, kaliteli eğitmenler yetiştirilmiş, yeni nesillerin gelişimi için geniş imkanlar hazırlanmıştır.
 


Solda; İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi'nde Prof. Ali Kemal Bey'in dersinde öğrencilerle birlikte (15 Aralık 1930)

Sağda; Adana Kız Enstitüsü'nde elsanatı çalışmalarını incelerken. (19 Kasım 1937)

Atamızın bu konuya verdiği önemi şu sözlerinden anlamak da mümkündür:

Bu büyük gerçeği, Türk dünyasının aydınları, Türk dünyasının bilginleri, Türk dünyasının muallimleri, öğretmenleri yeni yetişenlere sizler öğretmelisiniz. Sizin işiniz de silahlı mücahitler ve harp kahramanlarının işi kadar zordur; ancak o kadar da şereflidir. Türk Milleti'ni, dünyanın her tarafında gelecek asırların belasına, kazasına, çilesine göğüs gererek; refah ve saadetine, güçlü ve şerefli günlerine eriştirecek olanlar sizlersiniz. Bu bakımdan emeğiniz, gayretiniz, sabrınız, çileniz, toplanışınız, dağılışınız, fikirleriniz, son derece değerlidir, mübarektir. Bu sebeple devam etmeli, verimli ve semereli olmalıdır.
Atamız'ın 03.08.1932 tarihinde söylemiş olduğu, milli başarımızın sırrı olacak ve büyük değer taşıyan şu öğüdünü de unutmayalım;
Asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey yüksek kültürde ve yüksek fazilette dünya birinciliğini tutmaktır. (Atatürk, Mehmet Özel, Milliyet Yayınları. s.258)


Atatürk Milliyetçiliği Anlatıyor…

Arkadaşlar, bir ulusun dürüst bir varlık ve saygın bir yer sahibi olması için o toplumun sadece bilgili ve fenden haberli olması yetmez. Tüm bilimlerin ve herşeyin üstünde bir özelliğe sahip olması gerekir ki, o da o ulusun belirli ve olumlu bir düzeyde bulunmasıdır. Böyle bir yaradılışta olmayan bireyler ve o bireylerden oluşan uluslar hiçbir zaman gerçek bir devlet kuramazlar. Böyle uluslar sadece birer fesat ocağı olur...

Biz ulusun fikirlerini uygulamakta çok gecikmiş ve bu konuda kayıtsızlık etmişizdir. Bunun zararlarını daha çok çalışarak gidermeliyiz. Milliyet kavramını, milliyet ülküsünü çözüm yolundaki görüşlerin dünyada uygulanabilme olanağı bulunamamıştır. Çünkü, tarih, olaylar, olup bitenler, gözlemler hep insanlar ve uluslar arasında milliyetin hep üstün geldiğini göstermiştir ve milliyet ilkesi aleyhindeki büyük boyutlarda eylemi deneyimlere karşın yine de milliyet duygusunun öldürülemediği ve bu duygunun yine de güçlü bir biçimde canlılığını koruduğu görülmektedir. Özellikle bizim ulusumuz milliyetinden habersiz görünmenin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli topluluklar hep ulusal ilkelerine sarılarak, milliyet ülküsünün gücüyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlardan yabancı bir ulus olduğumuzu sopayla aralarından kovulduğumuz zaman anladık. Gücümüzün azalması üzerine bizi horladılar ve aşağıladılar. Anladık ki kusurumuz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize o saygıyı duygu planında, fikir planında, eylemli olarak tüm eylemlerimiz ve davranışlarımızla gösterelim ve bilelim ki ulusal benliğini bulamayan uluslar başka uluslar için birer avdır.

Ulusal varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir  Türk ozanının dediği gibi "Türküm düşmanım sana, kalsam da bir kişi" diyelim. Düşmanlarımıza bu gerçeği ifade ettiğimiz gün; kanımıza, ülkümüze, geleceğimize yan bakan her kişiyi düşman bellediğimiz gün, ulusal benliğimize uzanacak her eli şiddetle kırdığımız gün, ulusun önüne dikilen her engeli hemen devirdiğimiz gün gerçek kurtuluşa ulaşacağız. Ve sizler gibi aydın, kararlı inançlı gençler sayesinde o kurtuluşa kavuşacağımıza inanabilirsiniz." (20.3.1923, Konya Gençleriyle Sohbet.)
 

ATATÜRK OSMANLI MİRASINA SAHİP ÇIKMIŞTIR

Cumhuriyet'in ve Atatürk ilkelerinin iyi anlaşılması, Türkiye'nin ve Türk Milleti'nin geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Cumhuriyet'i anlamak; tarihimizi, kültürümüzü bilmek ve geleceğimizi sağlam temeller üstüne bina etmek demektir. Zira, Türkiye'nin yaşadığı sorunlardan sıyrılarak, layık olduğu uygarlık seviyesine ulaşması için kuruluşundaki harcı iyi tahlil etmesi gerekir. Bu harç, 600 yıllık bir imparatorluğun asaleti ve tecrübesiyle yoğrulmuş, tarihe destanlar yazan bir bağımsızlık savaşıyla pekişmiş ve asrın devlet adamının yüksek dehasıyla son kıvamına gelmiştir.

Bugün yeryüzünde farklı ülkelerde farklı cumhuriyet modelleri vardır. Bir cumhuriyetin asıl anlamı ve amacını ise, ancak onun kurucusunun ilkelerine ve uygulamalarına bakarak anlayabiliriz. Eğer Türkiye Cumhuriyeti'nin kimliğini kavramak istiyorsak, mutlaka onun kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkelerini bilmemiz gerekir.

Atatürk, Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu çok iyi tahlil ederek en isabetli kararları vermiştir. Onun sözlerine ve uygulamalarına baktığımızda, ülkemizin sorunlarına aranan çözümlerin ana mantıklarını rahatlıkla görürüz. Ancak bu çözümler uygulandığı zaman, Türkiye'yi sıkıntıya sokan sorunlar giderilecek ve ülkemizin önündeki tarihi fırsatlar değerlendirilecektir.

Atatürk'ün bizlere bıraktığı "milliyetçi-muhafazakar" mirası ve bu mirasa sahip çıkılarak değerlendirilebilecek olan tarihi fırsatları bu bölümde ele alıyoruz.

Öncelikle, Türkiye, Balkanlar ve Ortadoğu'da asırlar boyu düzen ve istikrar sağlamış olan büyük bir imparatorluğun mirasçısıdır. Bu miras, tarihin ve kültürün giderek daha önemli hale geldiği dünyada, Türkiye için büyük bir stratejik fırsat oluşturmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, 77. yılını coşkuyla ve güvenle kutluyor. Bu kutlamayı yapmaya da hakkı var, çünkü bu 77 yıllık "kısa zaman" içinde gerçekten de "büyük işler" başardı.

Ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin kökü, elbette 75 yılın çok daha gerisine kadar gidiyor. Bu kök, Türk Milleti'nin büyük tarihsel birikimi. Orta Asya'da başlayıp oradan Anadolu'ya uzanan bu görkemli tarih, Türkiye Cumhuriyeti'ne binlerce yılın birikimini sunuyor. Bu görkemli tarihin en önemli ve etkisini hala sürdüren kısmı ise hiç kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu dönemidir.

Türkiye Cumhuriyeti, her ne kadar çok genç bir devlet olsa da, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğal mirasçısı durumunda. Ve bu gerçek, Türkiye'nin önüne yepyeni bir ufuk açıyor. Eğer Türkiye 21. yüzyıla damgasını vuracaksa, bunda "Osmanlı mirasçısı" olmasının büyük rolü olacak.
 

Türkiye'nin Osmanlı Mirası

Türkiye'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun varisi olarak, eski Osmanlı toprakları üzerinde bir nüfuz elde etme şansına sahip olduğu zaman zaman dile getirilen önemli bir gerçektir. Ancak bundan daha da önemli olan, Türkiye'nin Balkanlar'a ve Ortadoğu'ya "nizam" getirmiş olan yegane gücün mirasçısı olmasıdır.

Bu mirasın Türkiye'ye ne gibi bir stratejik ufuk kazandırdığına, üç ayrı yönde bakabiliriz. Birinci yön, Balkanlar, ya da bizim eski "Rumeli"dir. Bu bölgedeki ülkelerin hepsi eski Osmanlı vilayetleridir. Dahası, bu ülkelerin hepsinin içinde Osmanlı'dan kalan bir "Türko-İslami"  nüfus vardır ve bu nüfus; Batı Trakya, Bulgaristan Türkleri, Müslüman Pomaklar, Makedonya, Arnavutluk, Sancak, Bosna-Hersek hattında ilerleyen ve Balkanları ortasından ikiye bölen bir "yeşil kuşak" oluştururlar. Bu kuşak, eğer iyi değerlendirilirse, Türkiye için potansiyel bir etki alanıdır. Türkiye bu kuşak üzerindeki Müslüman ve Türk nüfusun haklarını koruyarak bölge siyaseti üzerinde söz sahibi olabilir. Ortadoğu'ya baktığımızda bu bölgenin de eski Osmanlı vilayetlerinden müteşekkil olduğunu görürüz. Bu durum Türkiye için büyük bir avantajdır. Türkiye bu tarihsel mirası daha etkili bir biçimde sahiplense, Ortadoğu'daki taraflar arasında uzlaştırıcı bir rol oynayabilir, bölgede büyük bir nüfuz elde edebilir. Fransa bile, bölgeye olan uzaklığına rağmen, Suriye ve Lübnan'da geçirdiği birkaç on yıllık sömürge döneminin hatırasına, Ortadoğu'da nüfuz elde etmeye çalışmaktadır. Hem de bölgeye "nizam" değil, karmaşa getirmiş bir güç olmasına rağmen.

Üçüncü yön olan Kafkaslar/Orta Asya bölgesinde de yine Türkiye için büyük bir potansiyel nüfuz alanı vardır. Kafkaslar, tarih boyunca Rus zulmünden kaçarak Osmanlı'ya sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da, Türklük bağıyla Türkiye'ye bağlıdır.

Bu tabloya baktığımızda Türkiye'nin stratejik ufuklarının çok geniş olduğunu görürüz. Türkiye, eğer sahip olduğu Osmanlı mirasını ekonomik ve siyasi güçle desteklerse, gerçekten de 21. yüzyılda çok önemli bir bölgesel güç olabilir. Bu durumda Avrupa ve ABD nezdindeki güç ve prestiji de tahmin edilemeyecek derecede artacaktır. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya/Orta Asya gibi dünyanın sıcak bölgelerinde söz sahibi olan bir ülkenin gücünün, Amerikalı ve Avrupalı stratejistlerin değerlendirmelerinde önemli yer tutacağı açıktır.

Ancak tüm bu saydığımız stratejik yaklaşım siyasi ve ekonomik güç kadar vizyon da gerektirir. Bu vizyonun temelinde ise Türkiye'nin kendi kimliğini doğru tanıması ve tanımlaması gelir. Türkiye'ye stratejik bir etki alanı kazandıran en önemli faktör, baştan beri vurguladığımız gibi, Osmanlı mirasıdır.

Büyük Önder Atatürk de bu gerçeği görmüş ve dönemin şartlarının izin verdiği ölçüde Osmanlı mirasına sahip çıkmıştı. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar ödemeyi kabul etmesi ve tüm ekonomik sıkıntılara rağmen bu borçların ödemelerine sadık kalması, bunun en somut örneğiydi. Atatürk'ün bu politikasının nedeni, henüz o dönemde Osmanlı mirasının Türkiye'nin dış politikası açısından büyük bir stratejik avantaj olduğunu görmüş olmasıydı. Atatürk, öte yandan, Balkan Antantı ve Sadabad Paktı gibi oluşumlarla, eski Osmanlı coğrafyalarında Türkiye'nin nüfuzunu korumaya çalışmıştı. Balkan Antantı, bazı Balkan ülkelerini, Sadabad Paktı ise bazı Ortadoğu ülkelerini Türkiye'nin liderliği altında stratejik işbirliğine taşıma amacını güdüyordu.

Türkiye bugünün şartlarında Osmanlı mirasına daha da güçlü bir biçimde sahip çıkmalıdır. Bu noktada yapılması gereken önemli işlerden biri, Osmanlı'nın kurmuş olduğu "nizam"ı tarihsel delilleriyle ortaya koymak ve dünyaya anlatmaktır. Bugün Balkanlar'daki Sırp milliyetçileri ya da Arap ülkelerindeki aşırı Arap milliyetçileri, Osmanlı'yı, Balkanlar'ı ya da Ortadoğu'yu sömürmüş emperyalist bir güç olarak resmetme çabasındadırlar. Bu asılsız ancak etkili propagandaya karşı Türkiye tarihsel gerçekleri ortaya koymalı, Osmanlı döneminde Balkanlar ve Ortadoğu'da nasıl bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduğunu izah etmeli ve bu tarihsel gerçeği aktif politikaları için temel haline getirmelidir. Bu nedenle Türkiye'nin tarihçileri, sosyologları ve tüm tanıtım-propaganda imkanları seferber edilmelidir.

Bu tür bir stratejik kültür politikasının son derece etkili olacağından kimse kuşku duymamalıdır. Türkiye'nin stratejik ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkabilmesiyle orantılı olarak genişleyecektir. Türkiye'nin 21. asırda bir bölge gücü haline gelmesi, tarihsel ve dini kimliklerin giderek daha önemli hale geldiği dünyaya damgasını vurabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir.

Atatürk'ün, izinde ilerlenmesi için açtığı yollardan biri de budur.


ATATÜRK'ÜN EN BÜYÜK MİRASI: CUMHURİYETÇİLİK

Büyük Önder Atatürk, Anadolu topraklarını düşman işgalinden kurtaran dört yıllık Milli Mücadele'yi tamamladığında, Türk Milleti için yeni bir yol çizmesi gerektiğini düşünüyordu. Nitekim yaşamının geri kalan kısmını, en az Milli Mücadele kadar önemli olan bu yeni yolu oluşturmaya ayırdı. Bu yeni yolun en önemli özelliği ise, 77. yılını yaşadığımız Cumhuriyet oldu. Atatürk, Türk Milleti'ne bu yönetim sistemini miras bıraktı.

Peki ama Atatürk'ün kurduğu ve olgunlaştırmak istediği cumhuriyet, nasıl bir cumhuriyetti? Atatürk bizlere, bu Cumhuriyet'i yaşatmak ve geliştirmek için nasıl bir istikamet belirledi?...

Bu soruyu sormamız önemli ve gereklidir; çünkü Cumhuriyet Tarihi boyunca, Atatürk'ün çizdiği yolu saptırmak, kendi ideolojilerini Atatürk'e mal etmek isteyenler olmuştur. Özellikle çok sayıda Marksist yazar ya da siyasi akım, kendilerini "Kemalist" ilan ederek, yani Atatürk'ün yolundan gittiklerini iddia ederek, ideolojilerine meşruiyet sağlamaya çalışmışlardır.

Atatürk'ün görüşlerini çarpıtan bu çevreleri gözden geçirirsek, bazı ortak noktaları olduğunu görürüz. Öncelikle, Atatürk'ün önceki bölümde detaylı olarak incelediğimiz, Türk milliyetçiliğine dayanan ve Müslümanlığı da önemli bir etken olarak kabul eden "hars milliyetçiliği" ilkesini, Batı düşmanı ve Marksist bir "üçüncü dünya milliyetçiliği"ne çevirmeye çalışmışlardır. Atatürk'ün kısa bir süre şartlar gereği uyguladığı devletçi politikaları, sosyalist ekonomi modellerine uydurmaya gayret etmişlerdir. Atatürk'ün, nihai hedefi demokrasiye ulaşmak olan geçici tek partili sistemini, kurmayı hayal ettikleri otoriter rejimlere kılıf yapmak istemişlerdir. Atatürk'ün dine saygılı laiklik anlayışını din düşmanlığı gibi yorumlamaya çabalamışlardır. Kısacası, Atatürk'ü; ekonomik yönden sosyalist, felsefi yönden materyalist, siyasi yönden de radikal Batı düşmanı bir lider gibi göstermek için uğraşmışlardır.

Bu çarpık yorumların bugün de sürdüğünü ve Türkiye'de bölücü akımlarla işbirliği yapmış bir kısım Marksist çevrelerin hala "Atatürkçülük" maskesi ardına sığındığını görmek mümkündür.

Oysa Atatürk'ün bize miras bıraktığı dünya görüşüne, siyaset anlayışına, devlet geleneğine ve kültüre baktığımızda, Büyük Önder'in gerçekte bugün "milliyetçi-muhafazakar" kavramları ile tanımladığımız sentezin sahibi olduğunu görürüz. Atatürk bize; sınırları Türkiye'yi de aşan bir Türk milliyetçiliğini, liberal bir ekonomi anlayışını, onurlu ancak uzlaşmacı ve dengeli bir dış politika yöntemini, dine son derece saygılı bir laiklik düşüncesini bırakmıştır. O, hem bir Osmanlı Paşası, hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olarak, Osmanlı geleneğini modernleştirerek 20. yüzyıla aktaran büyük bir dehadır. Bize düşen ise, aynı geleneği yine modernleşme sürecini koruyarak 21. yüzyıla taşımak olacaktır.


Atatürk'ün Demokratlığı

İlk belirtmemiz gereken nokta, Atatürk'ün demokrasiye inanmış bir lider olması ve demokratik  bir cumhuriyet hedeflemiş olmasıdır. Bu cumhuriyet modeli, Atatürk'ü sahiplenmeye çalışmış olan radikal solcu ideologların hayalini kurdukları totaliter rejimlere tamamen zıttır.

Bazıları Atatürk'ün yaşamı boyunca bir tek parti sistemi uygulanmış olmasından yola çıkarak, buna karşı çıkarlar. Oysa 1923-38 dönemi incelendiğinde, Atatürk'ün gerçekte çok partili rejimi hedeflediği, bunu gerçekleştirebilmek için iki ayrı girişimde bulunduğu, ancak dönemin şartları gereği çok partili sisteme geçişi ertelemek zorunda kaldığı görülür. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka denemeleri, Atatürk'ün demokrasiyi yerleştirmek için gerçekleştirdiği, ancak dönemin şartları gereği yaşayamamış girişimlerdir.

Ancak 1930'lu yıllarda bazı etkili isimler demokratik Cumhuriyet ilkesinden saparak totaliter bir model oluşturmaya niyetlenmişlerdir. Başta Recep Peker olmak üzere bazı önemli makamlar, o dönemde etkili kalkınma modelleri ile dikkati çeken Sovyetler Birliği'nden, Nazi Almanyası'ndan ve hatta Faşist İtalya'dan etkilenmiş ve bu ülkelerin rejimlerini örnek alan birtakım fikirler geliştirmişlerdir. O dönemde tüm dünyada "yükselen değer" gibi görülen, demokratik sistemlere göre daha başarılı, etkili ve verimli olduğu sanılan bu totaliter modeller, Türkiye'de de hayran kazanmıştır.

Ancak üzerinde ısrarla durulması gereken nokta, Atatürk'ün hiçbir zaman bu totaliter eğilimlere destek vermemiş, hatta bunları engellemiş olmasıdır. Büyük Önder, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin her zaman için "muasır medeniyet" seviyesine çıkmasını, yani Batı tipi bir demokrasiyle yönetilmesi hedefini korumuştur.


Atatürk'ün Liberal Ekonomiye İnancı


Atatürk'ün Malatya'da karşılanışı (16 Kasım 1937)

Atatürk'ün otoriter devlet modellerine itibar etmediğinin bir başka göstergesi de ekonomi politikasıdır. 1920'lerin başına baktığımızda, Atatürk'ün kurduğu genç Türkiye Cumhuriyeti için liberal bir ekonomi modeli tercih ettiğini açıkça görürüz. 1923'te, henüz Cumhuriyet'in ilanından önce toplanan İzmir İktisat Kongresi'nin anafikri budur. Ancak 1929'daki Büyük Buhran dünya ekonomilerini içlerine kapanmaya ve "sosyalist" olarak nitelendirilebilecek uygulamalara gitmeye zorlamıştır. Türkiye de bu genel eğilime uyarak 1930'larda devletçiliği benimsemiş, liberal ekonomiden kısmen uzaklaşmıştır.

Ancak tarihçiler bilirler ki, Atatürk bu devletçi uygulamaları sadece dünya ekonomik buhranının zorladığı geçici bir model olarak görmüştür. Sovyet modeli ekonomiden etkilenerek Türkiye'yi sosyalist bir ekonomiye götürmeye niyetlenenler bu nedenle Atatürk'le sürtüşmüşlerdir. Tarihçi Cemil Koçak, bu gerçeği şöyle vurguluyor:

Mustafa Kemal Paşa için devletçi ekonomik politika bir zorunluluğun ifadesiydi... Bu, bir ihtiyaçtan kaynaklanan zorunlu ve pragmatik bir yoldu... Devletçi uygulama hem geçici bir döneme tekabül etmekteydi, hem de özel girişim tamamen bir kenara itilmeyecekti; hatta tam aksine çeşitli kanallarla devlet tarafından güçlendirilecekti... Oysa İsmet Paşa ve Recep Bey gibi düşünenler, devletçi uygulamayı yalnızca zorunluluktan kaynaklanan pragmatik bir politika olarak değil, fakat aksine sürekliliği olan bir politika olarak görmekteydiler... Atatürk, başından beri devletçi ekonomik politikanın başarısından kuşku duymuştu. Nitekim İnönü de Atatürk'ün her zaman özel girişimi esas tuttuğunu ve liberal bir ekonomiden yana olduğunu açıklıkla belirtmiştir. (Cemil Koçak. "Siyasal Tarih, 1920-1950". Çağdaş Türkiye. c. 4. ed. Sina Akşin. Cem Yayınevi, İstanbul, 1995. s. 110, 117)

Kısacası, Atatürk asla Türkiye için sosyalist bir model benimsememiş, her zaman için demokrat ve liberal bir cumhuriyet modeli savunmuştur. Bu, ideolojilerini Atatürk'e dayanarak savunmaya çalışan sosyalist ideologların ne denli büyük bir çarpıtma yaptıklarını da ortaya koyar.


Sonuç

Atatürk dönemini gerçekçi bir gözle incelediğimizde, onun gerçekten de bugünün kavramlarıyla bir "milliyetçi-muhafazakar" olduğunu görürüz. Atatürk; tam bir Türklük ve Türkiye sevgisine sahip olan; dış politikada Türk milli menfaatlerinin savunulması için çok basiretli ve (Hatay örneğinde olduğu gibi) mücadeleci davranan; sosyalist akımlara prim vermeyip, her zaman için kalkınmanın gerçek yolu olan özel girişime destek olan; Batı'yla gerektiğinde mücadele eden, ama varılması gereken noktanın Batı tarzı demokratik bir "muasır medeniyet" olduğunu bilen; laikliği toplumun huzuru ve devletin bekası için zorunlu gören, ancak aynı zamanda dine büyük bir saygı besleyen ve hatta dinin doğru anlaşılması ve yaşanması için çaba harcayan bir liderdir. Bu sıfatların hepsi milliyetçi-muhafazakar bir istikamete işaret etmektedir. Atatürk'ün geride bıraktığı gerçek miras budur. Yaşamının son döneminde Başvekilliğe -sonradan Demokrat Parti'nin lideri haline gelecek olan- Celal Bayar'ı getirtmesi, hatta bazı CHP'lilerin kesin ifadeleriyle kendisinin ardından Cumhurbaşkanı olarak Mareşal Fevzi Çakmak'ı düşünmesi de, Atatürk'ün mirasının istikametini gösteren önemli işaretlerdir. (Fevzi Çakmak bilindiği gibi muhafazakar görüşleriyle tanınan büyük bir askerdir ve 1940'larda Demokrat Parti'nin Cumhurbaşkanı adayı olmuştur.)

Bu gerçek, 1960'lardan itibaren bazı Marksist ya da benzeri "devrimci" ideologların (örneğin Doğan Avcıoğlu gibi) Atatürk'ü sahiplenmeye çalışmaları nedeniyle gözlerden kaçmış olabilir. Oysa Cumhuriyet'in 77. yılında Türk milliyetçiliğine düşen görev, Atatürk'ün gerçek mirasına herkesten fazla sahip çıkmak ve onun kurduğu Cumhuriyet'in temel niteliklerini herkesten daha fazla savunmaktır.
 

ATATÜRK: "KOMÜNİZM HERYERDE EZİLMELİDİR"

Atatürk'ün demokrasiye olan bağlılığının önemli bir ifadesi, totaliter sistemlere karşı aldığı açık tavırdır. 1930'ların dünyası, Nasyonal Sosyalizm ve Komünizm gibi totaliter düzenlerin büyük popülarite kazandığı, bu sistemlerin pek çok ülke ve lider tarafından benimsendiği yıllardır. Almanya'nın, İtalya'nın ve Sovyetler Birliği'nin ekonomik atılımları, disiplinli toplum modelleri ve askeri güçleri, bu baskıcı sistemlerin örnek alınmasına yol açmıştır.

 Ancak Atatürk hiçbir zaman bu düzenleri benimsememiş, aksine bunları Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı birer tehdit olarak değerlendirmiştir. Özellikle komünist ideolojinin zararı üzerinde durmuş ve komünizmi "ezilmesi gereken" bir unsur olarak tanımlamıştır.

1926 yılında gazetecilere verdiği bir demeçte söylediği "Komünizm, Türk Dünyası'nın en büyük tehlikesidir. Her gördüğü yerde ezilmelidir" şeklindeki sözleri, Atatürk'ün bu duyarlılığının bir ifadesidir. (Faruk Şükrü Yersel, Eskişehir Gazetesi, 1926)

Büyük Önder, 1935 yılındaki bir konuşmasında ise şöyle demiştir:

Türkiye hiçbir zaman komünist olmayacaktır. Çünkü Türk hükümetinin ilk amacı halka özgürlük ve mutluluk vermek, askerlerimize olduğu kadar sivil halka da iyi bakmaktır. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3, s. 99)
1922 yılında yaptığı bir açıklama, Büyük Önder'in demokrasiye olan sadakatinin en iyi ifadesidir:
Biz ne bolşevikiz, ne de komünist. Ne biri, ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız. Özetle, bizim hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümettir. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3, s. 51)


GERÇEK DİNDAR ATATÜRK

Atatürk Milli Mücadele sonrası yeni Türk devletini kurarken milliyetçilik ülküsünden hareket etmiş, fakat bu milliyetçiliğin ancak imanlı, güzel ahlaklı, Müslüman Türk halkının desteği ve çabasıyla başarılı olacağını vurgulamıştır. Yaptığı birçok konuşmada İslam'ın önemine değinmiş, Milli Mücadele'ye başlarken ve milliyetçilik ateşini yakarken en büyük yardımı din adamlarından aldığını söylemiş, Peygamber Efendimiz'in yüce ahlakının, mücadeleci ruhunun, en güzel örnek olduğunu sık sık tekrarlamıştır.
 
Ramazan Bayramı'nda Ordumuz'un başarısı için TBMM önünde dua okutulmuştu. Atatürk, Abdullah Azmi Efendi tarafından okunan dua sırasında görülmekte. (28 Mayıs 1922)

Atatürk'ün şan ve şerefle dolu yaşamını karalamak için yıllardır çaba sarfedenler, onun bu dindar ve milliyetçi karakterini her zaman gözardı etmişlerdir. Bu gruplardan birincisi, bunu bilinçli olarak yapan, dini kendi çıkarları doğrultusunda sömüren bazı çevreler, ikincisi de din ve İslam'a karşı komünist düşünceyi yerleştirmeyi kendilerine hedef edinmiş kişilerdir.
 


Solda; Atatürk Sivas Kongresine katılan delegelerle birlikte.
Sağda; Atatürk Amasya'ya giderken Tokat'ta coşkuyla karşılanmıştır. (17 Ekim 1919)

Bu iki kutup da, Atatürkçülüğü insanlara "kılık değiştirmiş dinsizlik" olarak empoze etmeye çalışırlar. Düşünce özgürlüğü, modernizm gibi çok geniş ve yoruma açık bir kılıfa sokarak taraflı, sübjektif ve gerçeklerle bağdaşmayan yorumlarda bulunurlar. Oysa, esas niyetleri tamamen farklıdır. Bunlar, şahsi görüşlerine Atatürk'ü siper edinerek, İslam'a ve İslam'ın mukaddes gördüğü mefhumlara saldırırlar.

Oysa Atatürkçülük ne dinsizliktir, ne de din düşmanlığıdır; aksine dindarlığı teşvik eden bir düşünce sistemidir ve biz Müslüman Türk Milleti'nin yaşamının her anını kapsar. Öyle ki günümüzde, Atatürkçü düşünceden uzaklaşıldığı için gerçek İslam gerektiği gibi yaşanmamaktadır.

Atatürk'ün din hakkındaki görüşleri açık, kesin ve nettir. O, hiçbir zaman dini kendi çıkarları için kullanmaya çalışmamış, ibadetin Allah'la kul arasında olduğunu her zaman söylemiştir. Mustafa Kemal, kendisini yakından tanıyan pek çok kişinin belirttiği gibi; Allah'ın şanını sürekli yüceltir, Peygamberimiz'i örnek aldığını vurgular, ondan örnekler verirdi. Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim'i kendine rehber edindiğini de her fırsatta dile getirmiştir. Kurtuluş Savaşı  sırasında din adamlarından aldığı büyük destek herkesçe bilinmektedir. Onlarla yanyana savaşmış, istişare etmiş, fikirlerinden faydalanmıştır. TBMM'de milletvekillerinin önünde yaptığı bir konuşmasında kullandığı şu sözler onun bu samimiyetine güzel bir örnek teşkil etmektedir;

Efendiler, Allah birdir, büyüktür. Kur'an bir Kitab-ı Ekmel'dir. Cenab-ı Peygamber Hatemül Enbiya'dır. (Büyük Nutuk, s. 1241)
Türkiye Cumhuriyeti yüksek bir ahlak ve imanla kurulmuştur, aziz milletimizin müreffeh, kuvvetli ve büyük bir Türkiye'de yaşayabilmesi, memleketimizin kendi gücü ile ayakta kalabilmesi, İslam ahlakına ve milliyetçilik ülküsüne bağlılıkla mümkündür. Kalkınmak için, Batı ülkelerini yalnızca görünürde olan yönleriyle taklit etmeye çalışmak boş bir gayedir. Çünkü Atatürkçü düşünce sisteminin inşası ahlak ve fazilete dayalıdır. Tek yol ve tek hedefimiz bu anlayışın halkımıza kazandırılması olmalıdır.

Daha Milli Mücadele'nin ilk yıllarında Anadolu'ya gelip, Mustafa Kemal'le görüşen Fransız Yazarı Berthe Georges-Gaulis de yazılarında Türk halkındaki iman gücünün altını çizmiş ve bu gücün milliyetçilik ateşiyle birleştiğini söylemiştir:

Milliyetçilik birkaç hafta içinde Anadolu'yu fethetti. Türk milli hareketi düşmanı mutlaka yenecektir... Çünkü bu hareketi yönetenler kendi şahsi çıkarlarını unutmuşlardır; çünkü onlarda büyük bir ruh ve iman var.
Zaten Atatürk'ün de konuşmalarında sık sık vurguladığı bu iman gücü, Milli Mücadele'nin kazanılmasının en büyük etkenlerinden biridir. Atatürk'ün şu sözleri onun milletine olan derin güvenini ve sarsılmaz inancını çok güzel şekilde dile getirir:
Batı milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım. Fransızları tanırım, Almanları, Rusları... şahsen tanırım ve bu tanışmam da harp sahalarında olmuştur, ateş altında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur. Yemin ederek, size temin ederim ki, bizim milletimizin manevi kuvveti bütün milletlerin manevi kuvvetinin üstündedir.


Ulu Önder'in Allah'a olan İnancı

Gerçek bir Osmanlı beyefendisi olan Atatürk, dindar, mazbut ve muhafazakar bir ailede yetişmiştir. Onun güzel ahlakı daha çocuk yaşlarda kendini göstermiş ve gerek tavırları, gerekse sözleriyle yaşıtlarından farklılığını hissettirmiştir. Çocukluk ve gençlik çağında kendisini derinden etkileyen İslam dini üzerine araştırmalar yapan Mustafa Kemal, ilk din eğitimini ise annesi Zübeyde Hanım'dan almıştır.

Atatürk'ün babası Ali Rıza Bey'in ailesi çevresinde özellikle dindarlığıyla tanınan bir ailedir. Babası Ahmet Efendi'nin ve amcası Mehmet Efendi'nin oldukları herkesçe bilinir. Hatta babası Ahmet Efendi, saçlarının kızıllığı nedeniyle Selanik'te "Kırmızı Hafız" olarak ünlenmiştir.

Atatürk'ün daha gençlik yıllarında İslam'ın özünü idrak etmesine yardımcı olan etkenlerden biri de içinde doğup yaşadığı ve ilk subaylık yaptığı bölgelerde hakim olan fikir akımlarıdır. Çeşitli tasavvufi ekoller, o dönemlerde Selanik, Manastır gibi Batı Trakya'ya dahil coğrafyada çok yaygın ve kuvvetlidir. Böyle bir ortamda yetişen Atatürk, Allah'a olan köklü imanını, küçük yaşlarında edinmiştir.

Mustafa Kemal'in İslamiyete olan vukufiyeti, eserleri ve sözleri dikkatlice incelendiğinde daha iyi anlaşılacaktır. Atatürk müsbet ilme ve akla inanan bir insandır. Yetiştiği dönem rasyonel pozitivizmin etkili olduğu dönemdir ama o asla bir materyalist olmamıştır. İslam'da tarif edilen, "bilim ve bilimle aydınlanmış akıldan" yana bir anlayış benimsemiştir. Büyük Önder, İslam'ın özünü oluşturan değerleri tüm yönleriyle eksiksiz idrak etmiş, İslamiyet'le ilgili konularda bilgili, İslam tarihi konusunda geniş kültür sahibi olduğunu her fırsatta ahlakı, tavırları ve yorumlarıyla ortaya koymuştur. Tamamen maneviyat yüklü bir terbiyeyle yetişen Büyük Atatürk, yaşamının son anına kadar, İslam dinine ve Hz. Peygamber'e tam anlamıyla inanmayı  ve tabi olmayı tavsiye etmiştir.

Mustafa Kemal'in, yeni ve bağımsız Türk Devleti'nin temellerini atarken dayandığı yegane kuvvet de yine Allah'a olan samimi inancı ve tevekkülü olmuştur. Memleketin içinde bulunduğu zor ahval ve şerait içinde Allah'ın dinine ve Kitabı'na sarılarak T.B.M.M'nin açılmasını sağlamış ve böylece Türk Milleti'ni aydınlığa çıkarmıştır.

Ulu Önder'in yaşamı İslam dinine ve Kuran-ı Kerim'in özüne olan samimi inancının örnekleriyle doludur. Gerçekten de, Atatürk bu samimi inancının bir gereği olarak, Allah'ın şanını yüceltmiş, Kuran-ı Kerim'e duyduğu bağlılığı dile getirmiştir. Örneğin 7 Şubat 1923 günü, Balıkesir'deki Paşa Camii'nde verdiği hutbede kendisini dinleyenlere dinimizin yüceliğini şöyle açıklamıştır:

Ey millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah'ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. Koyduğu esas kanunlar cümlemizce malumdur ki, Kur'an-ı Azimüşşandaki ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s. 93-94)
Benzeri şekilde, Atatürk, Kuran'a bağlılığını, dinimizin üstünlüğünü şu sözleriyle bir kez daha halkın önünde tasdik etmiş ve manevi yönden ne kadar güçlü olduğunu gözler önüne sermiştir:
Bizim dinimiz en makul, en tabii dindir ve ancak bundan dolayı son din olmuştur. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 6, s. 192-195, 2/2/1923, İzmir'de Türkiye'nin geleceği konusunda halkla konuşma)
Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme, mantığa, tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır. (A.g.e., cilt II, s.90)

Hangi şey ki akla, mantığa, milletin çıkarlarına uygundur, biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam'ın menfaatine uygunsa, kimseye sormayın, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın birleştiği bir din olmasaydı, ekmel olmazdı, ahir din olmazdı. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt II, s.127, 1923)


Atatürk ve Hz. Muhammed


Atatürk, Arifiye İstasyonu'nda halk tarafından çoşkuyla karşılanırken görülüyor. (5 Haziran 1928)
Ulu Önder sahip olduğu bu üstün ahlakının kaynağını Kuran-ı Kerim'den, Hz.Muhammed'in ahlakından aldığının altını her zaman çizmiş, Peygamber Efendimiz'e olan hayranlığı her fırsatta dile getirmiştir. Onun İslam dininden ve Hz. Muhammed'den övgüyle ve hürmetle bahseden pek çok ifadesi mevcuttur:

Mazhar-ı nübüvvet ve risalet olan Fahrialem Efendimiz, bu kütle-i Arab içinde Mekke'de dünyaya gelmiş bir vücut-ı mübarek idi.

Yüzü nurani, sözü ruhani, reşit ve rüiyette bibedel, sözünde sadık ve halim ve mübüvvetce saire faik olan Muhammed Mustafa, evvela bu evsaf-ı mahsusa ve mutemayizesiyle kabilesi içinde, ‘Muhammed-ül Emin' oldu.

O, Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonsuza kadar o ölümsüzdür. (Prof.Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, s. 208)

Daha önce de değindiğimiz gibi, Hz. Muhammed'in peygamberliğine olduğu kadar aklına ve stratejik dehasına da hayran olan Mustafa Kemal, hareket ve davranışlarında onun ahlakını, yaşam tarzını örnek almıştır.

Atatürk, insanların ahlaklarını güzelleştirebilmek için gönderilen ve en mükemmel insan olan Hz. Muhammed'in ölümü ve sonrası için de düşüncelerini şöyle aktarmıştır:

Peygamberimiz vasıtasıyla en son hakayıd-ı diniye ve medeniyeyi verdikten sonra artık beşeriyetle bilvasıta tenevvür ve tekemülü her kulun doğrudan doğruya ilhamat-ı ilahiye ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenab-ı Peygamber, Hatemül Enbiya olmuştur ve kitabı, Kitab-ı Ekmel'dir.
Aynı zamanda Atatürk, Peygamberimiz'in yaşam tarzını milletine daha iyi tanıtabilmek için onun hayatını anlatan bir kitabı Türkçe'ye çevirttiğini; "...Muhammed'in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim..." sözleriyle bildirmiştir. (Atatürk'ten Söylev ve Demeçler, cilt 3, Mart 1930)

Yakın arkadaşlarından Hafız Yaşar Okur, Atatürk'ün Peygamber Efendimiz'den her zaman büyük takdirlerle bahsettiğini ve O'nun yaşadığı yıllar için hep "Hz. Peygamber'in zaman-ı saadetlerinde..." şeklinde saygı ifadeleri kullandığını aktarmıştır. Atatürk ayrıca, Hz. Peygamberimiz'in dirayetli bir devlet adamı, iyi bir başkumandan olduğunu da sık sık tekrarlamıştır.  (Gotthard, s. 62-63)


Atatürk ve Kuran-ı Kerim

Atatürk, Kuran'a olan bağlılığını, inancını ve saygısını "Kitab-ı Ekmel" yani "En Mükemmel Kitap" ifadeleriyle dile getirmiş, hayatının her döneminde ahlakıyla gerçek bir Kuran temsilcisi olduğunu göstermiştir. İlmi, aklı, zekası, cesareti, hayası, nezaketi, alçakgönüllülüğü, asaleti ve kararlılığı, onun "insan-ı kamil" olduğunun delilleridir.

Bu güzel ahlaka dayalı özellikleri şüphesiz Kuran'ı hayatına geçirmesinden kaynaklanmaktadır. Müslüman Türk halkının kalbinde bu denli büyük bir yer tutmasının en önemli sebeplerinden biri de, üstün ahlaki ve insani vasıfları üzerinde çok iyi taşımasıdır.
 

Atatürk, Sivas Kongresi sırasında, milli teşkilata destek olan Sivas Kadısı Hasbi ve Erzincanlı Şeyh Fevzi Efendilerle birlikte görülüyor. 

Atatürk'e göre insanın, hayatının tüm evrelerinde güzel ahlak kaidelerinin hakim olması için Kuran'ı rehber edinmesi gerekmektedir. O nedenle, her fırsatta Kuran'ın okunması ve hayatın her anında uygulanması gerektiğinin altını çizmiştir:

İlahi öğütler Kuran'ın içindedir, Hz. Peygamber'in sözlerinde ve hareketlerindedir. Biz Kuran'ı duvara asmışız ancak tören olarak okuyoruz. Vaazlarda da, din derslerinde de, mukabelelerde de, ölülerin ruhları için de onu hep musiki ile duygulanmak için okuyoruz. Aklımızla da anlayıp davranış geliştirmek için ise, başkalarının bize anlattıklarına bağlanıyoruz.
Büyük Önder'in ifade ettiği bu gereklilik, gerçekte Kuran-ı Kerim'in insanlara indiriliş amaçlarından birini teşkil etmektedir:
Bu Kuran ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. (Sad Suresi, 29)

Atatürk'ün hayatını inceleyenlerin hemen tespit edebilecekleri gibi Ulu Önder haftanın belirli günlerinde, Saadettin Kaynak, Niyazi Ahmet Banoğlu, Mısırlı İbrahim, Hafız Yaşar, Hafız Rıza, Hafız Kemal ve Hafız Nubar gibi döneminin en önde gelen hafızlarını çağırarak Kuran-ı Kerim okutturmuş ve okunan ayetlerin tefsir ve açıklamalarını yaptırmıştır. Atatürk bu açıklamaları ilgiyle dinlemiş ve zaman zaman kendisi de sorular sorarak katılmıştır.


"Din Vardır ve Lazımdır..."

Büyük Önder, bir fert olarak samimi bir dindar olduğu gibi milletinin de dini değerlerini muhafaza etmesini her zaman teşvik etmiş, hem yaşayışıyla hem de sözleriyle çok sevdiği milletinin dinine ve mukaddesatına sıkı sıkıya bağlanmasını temin etmeye çalışmıştır. Ulu Önder'in bu tutumu onun iyi bir Müslüman olduğu kadar son derece ileri görüşlü ve basiretli bir devlet adamı olduğunu da ortaya koymaktadır. Gerçekten de milli-manevi değerlerini yitiren, mukaddesata sırtını dönen bir milletin birlik ve beraberliğini koruması imkansızdır. Yüce Önder işte bu nedenle Türk Milleti'ne yol göstermiş, her fırsatta dinine ve mukaddesatına sıkı sıkıya bağlanmasını salık vermiştir:

Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri, hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz da.  (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s. 66)

Büyük Önder, milleti için herşeyden önce, maneviyatın, kalp ve vicdan kuvvetinin yüksek tutulmasının şart olduğuna inanmıştır. Bunun için de;

Türk Ulusu daha dindar olmalıdır. Yani tüm sadeliği ile dindar olmalıdır. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum... (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3, s. 69-70, 29.10.1923, Fransız yazar Maurice Pernot'ya verdiği demeç)

Benzer şekilde, Atatürk ünlü "Din vardır ve lazımdır. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur" (Kılıç Ali, Atatürk'ün Hususiyetleri, s.116) sözü ile de milletimizin ve Devletimiz'in bekası için dine bağlılığın vazgeçilmez bir unsur olduğunu tartışmasız biçimde ifade etmiştir.

Atatürk'ün dinine olan samimi bağlılığını ortaya koyan sözlerinden en anlamlı olanı, kuşkusuz vefatından hemen önceki son sözleridir. Vefatından 15 gün önce Başbakan kanalıyla tüm dünyaya açıkladığı ve Türk Ulusu'na manevi bir vasiyet niteliği taşıyan bu son sözlerinde Ulu Önder İslam Dini'ne ve Hz. Peygamber'e tam anlamıyla inanmanın ve tabi olmanın gereğini şöyle belirtmektedir:

Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Muhammed'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler. (Nedim Senbai, Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., s. 102, 1979)

Atatürk'ün, İslam dinini, Kuran-ı Kerim'i, Hz. Muhammed'i ve dini müesseseleri öven tüm bu sözleri, onun dinimize olan içten bağlılığını gösteren somut ve tartışılmaz belgelerdir. Bu bağlılık, sadece sözlerinde değil, uygulamalarında da açıkça görülmektedir.


Atatürk'ün Dine Hizmetleri

Atatürk'ün kişisel dindarlığı, uyguladığı din politikasında da etkili olmuştur. Büyük Önder'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi yönettiği 15 yıllık süreye baktığımızda, dinin doğru anlaşılması ve yaşanması için ciddi bir çaba gösterdiğini görebiliriz.

Atatürk bu amaçla Diyanet İşleri Başkanlığı'nı oluşturmuştur. Halihazırda Müslümanların dini hizmetini yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı, bugün on binlerce kişilik kadrosuyla, Müslüman Türk Milleti'ne yıllardan beri dinimizin esaslarını öğretmektedir.

Atatürk, Kuran'ın Türk toplumu tarafından anlaşılması ve dolayısıyla uygulanması için büyük çaba göstermiştir. 1924-1938 yılları arasında, Kuran tefsiri ve meali olarak 9 büyük eser hazırlanmıştır. Dönemin en önde gelen din alimlerine hazırlattırılan ve çok titiz çalışmaların ürünü olan bu eserlerin hepsi, bugün de en muteber kaynaklar arasında yer almaktadırlar.

Büyük Önder, Kuran-ı Kerim'in Türkçe'ye çevrilmesinin gerekçesini şu sözleriyle ifade etmektedir:

Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır. (Osman Ergin, 5/1957)

Türk, Kuran'ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın. (Osman Ergin 5/1950)


Atatürk, Ankara Vilayet Konağı kapısının önünde dua ederken görülüyor.
(27 Aralık 1919)
Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ne kazandırdığı laiklik ilkesini "din aleyhtarlığı" gibi yorumlamaya çalışan materyalist grupların büyük bir çarpıtma yaptıkları ise açıktır. Laikliğe din aleyhtarlığı gibi bir anlam verilmesi, ancak söz konusu grupların özenip örnek aldıkları komünist rejimlerde olur. Stalin'in Sovyetler Birliği'nde, Enver Hoca'nın Arnavutluk'unda ya da Mao'nun Kızıl Çin'inde görülür. Batılı anlamda laiklik, tüm vatandaşların dini inançlarını ve bunların gereklerini istedikleri gibi yerine getirebilmeleri özgürlüğüdür. Kaldı ki Atatürk, söz konusu laiklik anlayışından bir adım daha ileri giderek, Türkiye Cumhuriyeti'ne "İslam dininin doğru anlaşılması ve yaşanması için" çaba harcamayı da bir görev olarak yüklemiştir.

Bu çalışmaların, dini ortadan kaldırmak değil, aksine dini inancı toplumda yaymak ve güçlendirmek, öte yandan din adına yapılacak yanlış yorumları engellemek amacı güttüğü açıktır. Atatürk'ün "dini kurum" olarak tanımlanan merkezlerin kapatılması -tekke, türbe ve zaviyeler- yönündeki girişimlerinin amacı da, bu kurumların dejenere olmuş ve dini inançlar yerine hurafeleri savunur hale gelmiş olduklarını görmesidir. Yani bu köhne kurumların tasfiyesi de, yine dine destek olmak amacıyla yapılmış hareketlerdir.

Unutulmamalıdır ki, bugün ülkemizin binlerce camisinde Müslümanlar ibadetlerini rahatça yerine getirebilmekte, minarelerden ezanlar okunmakta, milletimizin iradesi Atatürk'ün 1920 yılında dualarla açtığı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde serbestçe tecelli etmekte ve bayrağımız özgürce dalgalanmaktadır. Şüphesiz ki, bunların tümü, Atatürk'ün sayesinde mümkün hale gelmiştir.

Bu hizmetler nedeniyledir ki, Atatürk vefat ettiğinde, dönemin Hindistan İslam Birliği Başkanı olan ve daha sonra Pakistan Devleti'nin kuruculuğunu yapan Muhammed Ali Cinnah, üzüntüsünü "O'nun şahsında yalnız İslam alemi değil, bütün dünya en büyük insanlardan birini kaybetti" ifadeleriyle dile getirmiştir. (Prof. Dr. İsmet Giritli, Atatürk, Laiklik ve Din, Rönesans Dergisi, Şubat 1991, s.20)


Atatürk'ün Dindarlık Anlayışı

Büyük Atatürk milli ve manevi değerlere son derece önem vermekte, dine bağlılığı hem ferdin hem de toplumun hayatı açısından vazgeçilmez derecede önemli görmektedir. Ancak burada çok önemli bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekmektedir: Atatürk'ün dindarlığı, dinin özüne talip olmak şeklindedir, Kuran- Kerim'e, Peygamber Efendimiz'e ve onun gerçek sözlerine bağlılık şeklindedir. Tüm peygamberlerin izlediği yola paralel biçimde, yobazlıktan, bağnazlıktan, gösteriş, şekilcilik ve samimiyetsizlikten kaçınmak şeklindedir. Büyük Önder, İslam'ı bilim, akıl ve vicdan ölçüleri içinde yorumlayan bir din anlayışına sahiptir; taassup ve hurafeler içinde boğulmuş, sadece şekilciliğe dayanan bir din anlayışına ise hep karşı olmuştur.

Ulu Önder, İslam dininin insanları geri kalmışlığa değil, bizzat ileriye götüreceğine, yücelteceğine inanmıştır. Her fırsatta dinin gerekliliğinden bahseden, İslam'ın en makul ve en son din olduğunu, Kuran'ı Kerim'in "ekmel" kitap olduğunu söyleyen Atamız'ın kastettiği din, tutuculuktan ve hurafelerden uzak, gerçek İslam'dır.

 ... Dinimiz akla karşı, ilerlemeye engel olacak hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki Türkiye'ye bağımsızlığını veren ve bu Asya milletinin içinde daha karışık, suni, batıl inanışlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler, sırası gelince; gerçeği görerek aydınlığa çıkacaklardır. Onlar bu ışığa yaklaşamazlarsa, kardeşlerini mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3, s. 70)

İslam'ı tutuculuk, gericilik ve yobazlık şeklinde algılamak ve dindarlık adına topluma irticayı empoze etmeye çalışmak hem dine hem de topluma verilebilecek en büyük zarardır. Bugün ülkemizde de kendilerinden başka herkesi sapkınlık içinde gören bazı kimselerin sergilediği bu zihniyet muhakkak bertaraf edilmesi gereken çarpık bir anlayışın ürünüdür. Dindarlık adına bağnazlığı yaşatmaya çalışanlar esasen dinimize de ters düşen tutucu zihniyetleriyle dinin özünden uzaklaşmakta ve insanları da bilinçsizce İslam'dan uzaklaştırmaktadırlar.

Oysa Atatürk Türk toplumunun bireylerini yüceltmek ve vicdanlarını her türlü karanlıktan kurtarmak için gerçek İslam'ın yaşanması gerektiğini söylemiştir. Büyük Önder gerçek dinle, batıl, yani boş inançları, hurafeyi net bir şekilde ayırmış ve bu konuda toplumu aydınlığa çıkarma yollarını aramıştır. Hatta milletimizin ilerleyememesi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünü hazırlayan en önemli sebeplerden biri olarak gerçek İslam'dan uzaklaşmayı göstermiştir:

Türkler" diyor Ata, "İslam oldukları halde bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar, geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet'i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet'ten uzaklaştıkları için kendilerini düşmanların esiri yaptılar. Gerçek İslam'ın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini almamakta inatta bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor. (Sadi Borak, Atatürk ve Din, s. 36-37, Prof. Enver Ziya Koral, Atatürk'ten Düşünceler, s. 73-74)
İtiraf mecburiyetindeyiz ki, bütün İslam aleminin cemiyat-ı içtimayesinde hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki, Şark'tan Garbe kadar İslam memleketleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların zinciri esaretine geçmiştir.

Büyük Önder, Milli Mücadele yıllarında da, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında da, yeni devletin temellerini oluşturan inkilapları gerçekleştirirken hiçbir zaman İslamiyet'e karşı olmamış, İslamiyet'i bilinçli bir şekilde savunmuştur. Gerçek dindarları korumuş, gerçek din alimlerini her zaman takdir etmiş ve hizmetlerini övmüştür. Çıktığı yurt gezilerinde de birçok din görevlisiyle görüşmüş, konuşmuş ve onlarla fikir alışverişinde bulunmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük desteği memleketine gönül vermiş gerçek din adamlarından almıştır. Buna karşılık, Atatürk bağnazlığa, gericiliğe ve yobazlığa şiddetle karşı çıkmış, Kuran-ı Kerim'de tarif edilen gerçek İslam'ın anlaşılması ve yayılması için özel gayret sarfetmiştir.

Ulu Önder, günümüz Türkiyesi'nin de en önemli problemlerinden biri olan, İslam dininin yanlış uygulamaları karşısında, gerçek İslam'ı, Peygamberimiz dönemindeki haliyle, katıksız İslam dinini savunmuş ve bunu da her fırsatta dile getirmiştir. İslam aleminin içinde bulunduğu durumu bazı kesimlerin yaptığı gibi dine yormamış, tam tersine dinin yanlış uygulamalarına ve yorumlamalarına, bağnaz kesimlerce yapılan dayatmalara bağlamıştır:

Ehl-i İslam'ın duçar olduğu zulüm ve sefaletin elbette birçok müsebbipler vardı. Alem-i İslam, hakikati dîniye dairesinde Allah'ın emrini yapmış olsaydı, bu akibetlere maruz kalmazdı. Allah'ın emri çok çalışmaktı. İtiraf edelim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan daha ziyade çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek boşuna yorulmak, terlemek demek değildir. İcabatı zamana göre ilim ve fen ve her türlü ihtiraatı medeniyeden azami derecede istifade etmek zaruridir.

... Bizim dinimiz milletimize hakir, miskin ve zelil olmayı teşvik etmez. Bilakis Allah ve Peygamber insanların ve milletlerin izzet ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, 3. cilt, s.85)


Sonuç

Atatürk'ün bize bıraktığı miras, her konuda olduğu gibi, din ve laiklik konusunda da modern Türkiye için yol göstericidir.

Bugün Türkiye'de din ve laiklik adına iki farklı kamp oluştuğu, bu kamplar arasında ciddi bir gerilim yaşandığı bir gerçektir. Ama bu yapay gerilim, Atatürk'ün uyguladığı formülle çözümlenebilir. Atatürk, İslam'a inanan samimi bir dindar olarak, laikliği din ve vicdan özgürlüğünün temeli olarak kabul etmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, "gericilik" olarak tanımlanan tehlikenin ise dinin kendisinden değil, dine sokulan hurafelerden, batıl inanışlardan ve çarpık yorumlardan kaynaklandığını görmüş ve bunları dinden temizlemek için çaba göstermiştir.

Bize düşen görev, Atatürk'ün de yaptığı gibi, hurafalere ve batıl inanışlara karşı gerçek İslam'ı savunarak ve öğreterek mücadele etmek, öte yandan da Atatürk'ün mirasını "din aleyhtarlığı" gibi göstermek isteyen materyalist/Marksist odaklara karşı tavır almaktır.

 
ATATÜRK DİYOR Kİ:  "DİNSİZ MİLLETLERİN DEVAMINA İMKAN YOKTUR. "

Atatürk'ün "dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur" sözüyle, İslam'ın Türk Milleti'nin bekası için taşıdığı önemi vurguladığı, bilinen bir gerçektir. Tarihsel ve toplumsal gerçeklere baktığımızda, bu sözün çok doğru olduğunu açıkça görürüz.

Bir milletin fertlerini birbirine kenetleyen en güçlü bağ dindir. Tarih, ne kadar zor şartlar altında olursa olsun dini ve milli değerlerine sahip çıkan milletlerin her zaman ayakta durabildiğine dair sayısız örnekle doludur. Diğer taraftan dini bağları zayıf, hatta dinsiz toplumlar tarih sahnesinde çok kısa süreler boyunca yer alabilmişler ve zaman içinde asimile olup gitmişlerdir.

Peki bunun sebepleri nedir?

1) Din, bir ahlak sistemi ve yaşayış biçimidir. İnsanlara doğruyu ve yanlışı açık olarak öğrettiğinden dolayı, dini değerlere sahip biri, iyiyle kötüyü birbirinden ayırmasını bilir. Dinin varolmadığı bir ortamda ise yardımlaşma, dürüstlük, hoşgörü, adalet, fedakarlık gibi değerlerin hiçbirinden söz etmek mümkün olmaz. Din yoksa, ahlak da yoktur; dürüstlük, fazilet, adalet de yoktur. Bu, kuşkusuz toplumun çürümesi ve yokolması anlamına gelir.

2) İnsanı insan yapan ahlaki değerler geçerliliğini yitirdiği ve yokolduğu takdirde, toplumun her kesimi ve her ferdi bundan nasibini alır. Her birey sadece kendisini umursayan ve diğer hiç kimseyi önemsemeyen birer ayrı "parça" haline gelir. Tümüyle dini bir kurum olan aile ve yine kaynağı din olan evlilik müessesesi ortadan kalkar.

3) Bu çark bir kere işlemeye başladığı takdirde, devletin oturmuş düzenini ve milletin yerleşmiş dokusunu da akıl almayacak şekilde tahrip eder. Çünkü devlete bağlılık, vatan sevgisi gibi üstün vasıflar yine dini inançların sonucunda gelişmiş özelliklerdir. Dini olmayan, dolayısıyla vicdani duyguları gelişmemiş bir insanın milletini, bayrağını sevmesi, devletine hizmet şuuru içinde çalışması, karşılık beklemeden gece gündüz vatanı için nöbet beklemesi elbette düşünülemez.

4) Dine inancın ortadan kalkışının bir başka tehlikeli yönü, insanların yavaş yavaş psikolojik sorunlara mağlup olmaya başlamasıdır. Suç oranlarındaki artış, içki ve uyuşturucuya yöneliş, fuhuş patlaması, huzursuzluk ve çatışma ortamı toplumun psikolojik açıdan yıprandığının en somut alametleridir. Sosyal adaletsizlik ve ekonomik sıkıntılarla beslenen bu gerilim, kısa süre içinde adeta toplumsal bir cinnete dönüşür ve bunun sonucunda da toplum parçalanır.

5) Dini değerlerin, Marksizm, anarşizm gibi bölücü ve terörist ideolojilere karşı en sağlam engeli teşkil ettiği tarih boyunca birçok tecrübeyle kanıtlanmıştır. Dini değerlerin ortadan kalkması halinde, kökeni Marksist ideolojiye dayanan anarşi ve terörün hortlaması, terör örgütlerinin güçlenerek taraftar toplaması ve milli birliğimizi tehdit etmesi kaçınılmaz olacaktır.

Örneğin Türkiye'yi ele alacak olursak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki dindar vatandaşlarımız, komünizmin dine büyük bir düşmanlık beslediğini bilmekte, komünizmden ve dolayısıyla bölücü komünist örgütlenmelerden uzak durmaktadırlar. Nitekim, bunun bilinciyle devletimiz de bu bölgede, halkın dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini teşvik etmektedir.

Tüm bunlara ve Atatürk'ün belirttiği "dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur" sosyolojik gerçeğinin tarihteki somut delillerine dayanarak söyleyebiliriz ki, Türkiye'nin bekası için dini kimliğimizin korunması ve güçlendirilmesi hayati öneme sahiptir.

Büyük Önder Atatürk'ün tespit ettiği bu gerçek, geleceğimizin de şekillenmesinde büyük rol oynayacaktır. 2000'li yılları modern, çağdaş ve refah düzeyi yüksek bir Türkiye olarak karşılamak isteyenler, bunun ancak dini kimliğimizin korunması ile gerçekleşebileceğini bilmelidirler. 

 

ATATÜRK'ÜN MEDENİ KİŞİLİĞİ

Atatürk ve onun devrimlerine sadık kitlelere en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem yaşıyoruz. Bazı çevrelerin yıllardır süren yoğun ve organize çalışmaları neticesinde, bugün Müslüman milletimizin bir bölümü, Atatürk ve Atatürkçülük aleyhindeki propagandaların etkisi altında kalmışlardır. Bu propagandalar neticesinde hatalı ve gerçeklerle bağdaşmayan yorumlara inandırılan kitleler, gitgide Büyük Önder'in şahsiyetinden ve fikriyatından uzaklaştırılmışlardır. Bu durum, son derece üzücüdür ve tehlikeli kutuplaşmaları da beraberinde getirmektedir.

Atatürk'e karşı kimilerince yöneltilen kin ve husumetin, kuşkusuz en önemli ve en büyük nedeni cehalettir. Büyük Atatürk'ü tanımamak, kulaktan dolma bilgilerle, mesnetsiz dedikodularla hüküm vermek, tarihi, olayları, hakikatleri bilmemektir.

Tarih ise, Atatürk düşmanlarının kendi kafalarında ürettiklerinden çok farklı bir Atatürk tanıtmaktadır. Mustafa Kemal Paşa, herşeyden önce bir Osmanlı'dır. Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş, Osmanlı kültürü almış, Osmanlı Ordusu'nda "Mustafa Kemal" olmuş, yiğit bir Osmanlı askeridir. Giyimi, kuşamı, kişiliği ve kültürüyle de gerçek bir Osmanlı beyefendisidir.


Gerçek Bir Osmanlı Beyefendisi, Örnek Türk: Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milleti'nin içinden çıkan büyük bir yönetici, bir askeri deha, bir devrimci ve bir devlet adamı olmasının yanısıra, son yüzyılın pek çok siyasi otoritesi tarafından takdir edilmiş dünyanın sayılı liderlerindendir. Sayısız alanda çeşitli zaferler kazanmış olan Atatürk, Milli Mücadele yıllarında birbirinden değerli askeri başarılara imza atmıştır. Bu yıllarda kendine has savaş stratejileri ile dünyanın beğenisini kazanan Ulu Önder, Milli Mücadele'nin başarıyla sonuçlanmasının ardından toplumsal hayata da önemli değerler katmayı başarabilmiştir.

Atatürk, sadece devlet adamlığı ve askeri kişiliğiyle değil, aynı zamanda medeni ve kültürel kişiliğiyle de Türk Milleti'nin önündeki en güzel örneklerdendir. Mustafa Kemal Atatürk, herşeyden önce bir Osmanlı beyefendisidir. Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş, Osmanlı kültürü almış, Osmanlı ordusunda subaylık ve komutanlık yapmış bir entellektüeldir. Estetikten, kaliteden ve sanatın tüm dallarından büyük zevk alan Atatürk'ün bu medeni kişiliği tüm hayatına yansımıştır.

Büyük Önder, bulunduğu ortamlarda giyimi, bakımlı fiziği ve şıklığı ile, ne kadar estetik yönü güçlü bir insan olduğunu her zaman göstermiştir. Kıyafetlerini seçerken her zaman çağdaş görünümlü, estetik değerlere uygun giysileri tercih etmiştir. Bugün bile seçtiği kıyafetler Türk halkı tarafından hayranlıkla izlenmekte ve modacılara ilham kaynağı olmaktadır. Bakın Atatürk'ü giydiren ustalar, O'nun bu zevkinden nasıl bahsetmektedirler:

Giyim kuşamda mübalağaya kaçmayan fantaziyi severdi. Avrupa modasını yakinen takip eder fakat kendine yakışmayanı asla giymezdi. Onun kadar zarif giyinen az bulunurdu. Uzun müddet askerlik yapmış olmasına rağmen, bir İngiliz centilmenine parmak ısırtacak derecede üstün giyim zevkine sahipti. (Ahmet Hamdi Başar, Kemal Arıburnu, Atatürk'ten Anılar)

Büyük Önder, yaşadığı zor şartlarda bile bu kişiliğinden taviz vermemiştir. Örneğin, Hasan Rıza Soyak, Atatürk için "Çocukluğundan beri temizliğe ve iyi giyinmeye özen gösterir. Bazı sıcak günlerde 2-3 defa yıkandığı olurdu. Harp esnasında en sıkışık cephelerde bile ne yapıp yapmış mutlaka her gün yıkanabilecek bir yer sağlamıştır." derken, onun temizlik, özen ve bakım konusundaki hassasiyetini ve titizliğini ifade etmiştir.

Büyük Önder, cemiyet hayatını seven, sosyal ilişkilerde son derece başarılı bir insandı. Bir Osmanlı asilzadesinin bütün özelliklerini üzerinde barındıran Atatürk, davetlerinde engin görgüsü ve hoş sohbetleriyle dikkat çekmiş; içindeki insan sevgisi, sıcak ve samimi konuşmalarından her zaman hissedilmiştir.

Çok geniş bir sofra, sanat ve müzik zevkine sahip olan Büyük Önder, dost meclislerinde dönemin en ünlü sanatçılarını misafir etmiş, onlarla derin sohbetlerde bulunmuştur. Bu sohbetlerinde, şiirler okunmuş, edebiyattan, resimden bahsedilmiş ve Türk musikisinin değerli besteleri dinlenmiştir.


Atatürk'ün Sanata Verdiği Önem

Büyük Önder Atatürk, Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından, toplumsal dehasını bir kez daha göstererek Türk Ulusunun kültürel alanda da gelişiminin şart olduğunu belirtmiş, kültür ve sanat alanında da birçok yenilik getirmiştir. Türkiye'de yüksek bir medeniyet seviyesine ulaşılması hedefini yakalayan Atatürk, sanata verdiği önemle modern Türk sanatlarının öncüsü ve mimarı olmuştur.

Daha Ankara'da otel, lokanta yokken O Avrupa'ya resim, müzik tahsiline insanları yolladı. Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun gibi kompozitörler Çallı İbrahim, Namık İsmail gibi ressamlar bunlardan bazılarıdır (Vedat Nedim Tör, 1923 Sanat ve Bilim Konferansı)

Atatürk, Türkiye'nin yeniden yapılanma döneminde, milli kültürü yansıtan bir sanat anlayışının oluşması adına önemli adımlar atmıştır. Atatürk, sanatın Türk Milleti için önemini şu veciz sözleri ile ifade etmiştir:

Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.

Atatürk sanat alanındaki atılımlarda öncelikli olarak mimariyi ele almıştır. Türkiye'nin modern bir mimarisinin olması için Almanya'dan şehir planlamacıları ve mimarlar getirtmiştir. Bu uzmanların yönlendirmeleri sonucu mimari alanda yeni bir yol çizilmesini sağlamıştır. Genel Kurmay Başkanlığı  ve Milli Savunma Bakanlığı binaları bu dönemin ilk ürünleridir.

Atatürk, Türk Milleti'nin sahip olduğu en görkemli yapının milli birlik ve beraberliğin merkezi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin olması gerektiğini belirtmiş ve TBMM binasının çağdaş ve estetik olması için gerekli tüm adımları atmıştır. Bu bina için yurtdışından özel mermerler dahi getirtilmiştir. Türk mimarlarına maddi ve manevi büyük destek veren Atatürk, bu yolla milli mimarlık akımının ortaya çıkmasını sağlamıştır.


Atatürk, Balkan Festivali kutlamaları sırasında (3 Eylül 1936)

Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkının güzel sanatların önemli kollarından resim ve heykeltıraşlıkta da ilerlemesi için birtakım faaliyetler yürütmüştür. Cumhuriyet döneminde tüm Türk ressamlarının, Cumhuriyet ve inkılapları resmetmelerini sağlayarak, milli birliğin sanat alanına yansıması hedefine ulaşmıştır. Tüm Türkiye'de heykel ve anıt dikilmesine başlanması da, onun getirdiği yeniliklerden biridir. Büyük Önder'in bu çalışmaları sonucu, Türkiye'de resim ve heykel sanatları önemli ölçüde gelişme kaydetmiştir.

Türk Milleti'nin sanatsal geçmişine de sahip çıkan Atatürk, 1937 yılında Resim ve Heykel Müzesi'ni açarak, Cumhuriyet öncesi ve sonrası dönemin sanatsal ürünlerini aynı çatı altında biraraya getirmiştir.

Türk müziği, Mustafa Kemal Atatürk'ün önem verdiği bir diğer konu olmuştur. İlk Türk operasının hazırlanması için ünlü müzisyen Adnan Saygun'u görevlendiren Atatürk, Cemal Reşit Rey'e de ilk konservatuarı kurdurmuştur. Türk müziğinin, akademik alt yapısının da güçlü olması gerektiğine inanmış ve eğitim amacıyla genç Türk müzisyenlerini yurt dışına göndermiştir. Bu müzisyenler, geri dönüşlerinde Türkiye'ye dağılarak Türk müziğinin ve dolayısıyla Türk sanatının kalkınmasını sağlamışlardır.

Atatürk bir konuşmasında şöyle demiştir:

"Milletimizin güzel sanatlar sevgisini her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür."

Atatürk  Osmanlı'dan kalma Sanayi-i Nefise'yi imar ettirerek Güzel Sanatlar haline getirmiştir. Ayrıca burada yetişen birçok sanatçıyı kendilerini geliştirmeleri için Avrupa'nın sanat merkezlerine göndermiştir. Resim, heykel ve mimarlık bölümlerinden çok sayıda öğrenci Almanya, Avusturya ve Fransa'ya gönderilmiştir.

Ata'nın sanatçıya verdiği büyük değeri gösteren bir hatıra da şöyledir: Daha devlet tiyatrosu kurulmamışken, İstanbul'daki şehir tiyatrosu sanatçıları Ankara'ya gelerek o zamanki Türk ocağında temsiller verir. Atatürk de bu temsillerin birinde bulunur ve sanatçıları Çankaya'ya davet ederek ağırlar. Hepsine ayrı ayrı iltifat eder. Ayrılma vakti gelince, Reşit Galip sanatçılara, Atatürk'ün elini öperek veda etmelerini söylediğinde, Ata'nın cevabı şu olur:

Hayır, sanatkar el öpmez, sanatkarın eli öpülür.

 
Ana Sayfa - Arkadaşına Gönder - E-mail - E-mail Listesine Kayıt