ATATÜRK'ÜN EN BÜYÜK MİRASI:
CUMHURİYETÇİLİK

Atatürk'ün bize miras bıraktığı dünya görüşüne, siyaset anlayışına, devlet geleneğine ve kültüre baktığımızda, Büyük Önder'in gerçekte bugün "milliyetçi-muhafazakar" kavramları ile tanımladığımız sentezin sahibi olduğunu görürüz.

Büyük Önder Atatürk, Anadolu topraklarını düşman işgalinden kurtaran dört yıllık Milli Mücadele'yi tamamladığında, Türk milleti için yeni bir yol çizmesi gerektiğini düşünüyordu. Nitekim yaşamının geri kalan kısmını, en az Milli Mücadele kadar önemli olan bu yeni yolu oluşturmaya ayırdı. Bu yeni yolun en önemli özelliği ise, bugün 75. yılını kutladığımız Cumhuriyet oldu. Atatürk, Türk milletine bu yönetim sistemini miras bıraktı.

Peki ama Atatürk'ün kurduğu ve olgunlaştırmak istediği cumhuriyet, nasıl bir cumhuriyetti? Atatürk bizlere, bu cumhuriyeti yaşatmak ve geliştirmek için nasıl bir istikamet belirledi?...

Bu soruyu sormamız önemli ve gereklidir; çünkü Cumhuriyet Tarihi boyunca, Atatürk'ün çizdiği yolu saptırmak, kendi ideolojilerini Atatürk'e mal etmek isteyenler olmuştur. Özellikle çok sayıda marksist yazar ya da siyasi akım, kendilerini "Kemalist" ilan ederek, yani Atatürk'ün yolundan gittiklerini iddia ederek, ideolojilerine meşruiyet sağlamaya çalışmışlardır.

Atatürk'ün görüşlerini çarpıtan bu çevreleri gözden geçirirsek, bazı ortak noktaları olduğunu görürüz. Öncelikle, Atatürk'ün Türk milliyetçiliğine dayanan ve müslümanlığı da önemli bir etken olarak kabul eden "hars milliyetçiliği" ilkesini, Batı düşmanı ve marksist bir "üçüncü dünya milliyetçiliği"ne çevirmeye çalışmışlardır. Atatürk'ün kısa bir süre şartlar gereği uyguladığı devletçi politikaları, sosyalist ekonomi modellerine uydurmaya gayret etmişlerdir. Atatürk'ün, nihai hedefi demokrasiye ulaşmak olan geçici tek partili sistemini, kurmayı hayal ettikleri otoriter rejimlere kılıf yapmak istemişlerdir. Atatürk'ün dine saygılı laiklik anlayışını din düşmanlığı gibi yorumlamaya çabalamışlardır. Kısacası, Atatürk'ü; ekonomik yönden sosyalist, felsefi yönden materyalist, siyasi yönden de radikal Batı düşmanı bir lider gibi göstermek için uğraşmışlardır.

Bu çarpık yorumların bugün de sürdüğünü ve Türkiye'de bölücü akımlarla işbirliği yapmış bir kısım Marksist çevrelerin hala "Atatürkçülük" maskesi ardına sığındığını görmek mümkündür.

Oysa Atatürk'ün bize miras bıraktığı dünya görüşüne, siyaset anlayışına, devlet geleneğine ve kültüre baktığımızda, Büyük Önder'in gerçekte bugün "milliyetçi-muhafazakar" kavramları ile tanımladığımız sentezin sahibi olduğunu görürüz. Atatürk bize; sınırları Türkiye'yi de aşan bir Türk milliyetçiliğini, liberal bir ekonomi anlayışını, onurlu ancak uzlaşmacı ve dengeli bir dış politika yöntemini, dine son derece saygılı bir laiklik düşüncesini bırakmıştır. O, hem bir Osmanlı Paşası, hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olarak, Osmanlı geleneğini modernleştirerek 20. yüzyıla aktaran büyük bir dehadır. Bize düşen ise, aynı geleneği yine modernleşme sürecini koruyarak 21. yüzyıla taşımak olacaktır.

Atatürk'ün Milliyetçiliği

Atatürk'ün bize bıraktığı en önemli fikri miras milliyetçiliktir. Bu milliyetçilik, Ziya Gökalp'in "hars milliyetçiliği" kavramına dayanır. Buna göre bu topraklar yüce Türk milletinin topraklarıdır. Türk milletini var eden ve yaşatan unsur ise hars, yani kültürdür. Dolayısıyla Türk milletinin bir parçası olmak için, etnik olarak Türk olmak şart değildir. Türk harsını benimseyen ve kendisini Türk addeden herkes  bu milletin bir parçasıdır.

Burada Atatürk'ün Türk milliyetçiliğinin, Türkiye sınırlarını da aşan bir Türklük bilincine dayandığını söylemeliyiz. Büyük Önder, dış Türkler'e her zaman önem vermiş, hatta gelecekte bir "Türk Birliği" kurulmasının özlemini duymuştur. O dönemde Sovyetler Birliği'nin düşmanlığını çekmemek için akılcı bir politikayla bu konuyu gündeme getirmemiştir, ama "vizyonu" budur.

Bu ise, Atatürk milliyetçiliğini, marksist literatürdeki üçüncü dünya milliyetçiliği şeklinde göstermek isteyen "devrimci" fikriyatın ne derece çarpık bir yorumda bulunduğunu göstermektedir.

Atatürk milliyetçiliğinin bir diğer kendine has yönü ise, her türlü materyalist fikriyatın aksine dine büyük önem vermesidir. Büyük Önder, dinin bir milletin, özellikle de Türk milletinin bekasında çok önemli bir yeri olduğunu görmüştür. "Din vardır ve lazımdır, dinsiz milletlerin bekasına imkan yoktur" derken, İslam'ın Türk milli kimliğinin çok önemli bir parçası olduğu ve bu parça olmadan o kimliğin korunamayacağı gerçeğini ifade etmiştir.

Atatürk'ün Cumhuriyetin ilk yıllarında uyguladığı nüfus politikasında da bu bilinci görmek mümkündür. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türkiye nüfusunun elden geldiğince müslümanlardan oluşması için çaba gösterilmiştir. Atatürk, etnik olarak Türk olmadıkları halde müslüman kimliği ile Türkiye'ye bağlı olan Boşnaklar, Çerkesler gibi azınlıkların Türkiye'ye göç isteklerinin hepsini olumlu karşılamıştır. Hatta bazı tarihçiler bu politika nedeniyle Atatürk'ün Türk milliyetçiliğinin bir yönden de "müslüman milliyetçiliği" olduğunu söylerler.

Bu ise, Atatürk'ün en önemli mirasının, Türk siyasi ve fikri hayatında "milliyetçi-muhafazakar" çizgi tarafından temsil edildiğinin açık bir göstergesidir.

Atatürk'ün milliyetçi-muhafazakar kimliğini ortaya koyan unsurların bir diğeri, "milli ahlak" kavramına verdiği önemdir. Atatürk'e göre, milli ahlak, bir millet oluşturmanın ilk şartını teşkil etmektedir. Atatürk, bu konudaki görüşünü, "mükemmel bir millette, milli ahlakın icapları, o milletin fertleri tarafından, hiç tereddüt etmeksizin vicdani ve hissi bir şevkle yapılır. En büyük milli heyecan işte budur " sözleriyle özetlemektedir. (Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, S. 302)

Atatürk, milli ahlak anlayışını "mukaddes" bir değer olarak kabul etmiş ve bu inancını birçok defa ifade etmiştir. 1930 yılında kendi elyazısıyla yazarak Prof. Dr. Afet İnan'a teslim ettiği notlar arasında "ahlak mukaddestir; çünkü aynı kıymette eşi yoktur ve başka hiçbir çeşit değerle ölçülemez" şeklindeki sözleri yer almaktadır. (Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk'ün El Yazıları, S. 362)

Atatürk'ün Demokratlığı

İlk belirtmemiz gereken nokta, Atatürk'ün demokrasiye inanmış bir lider olması ve demokratik  bir cumhuriyet hedeflemiş olmasıdır. Bu cumhuriyet modeli, Atatürk'ü sahiplenmeye çalışmış olan radikal solcu ideologların hayalini kurdukları totaliter rejimlere tamamen zıttır.

Bazıları Atatürk'ün yaşamı boyunca bir tek parti sistemi uygulanmış olmasından yola çıkarak, buna karşı çıkarlar. Oysa 1923-38 dönemi incelendiğinde, Atatürk'ün gerçekte çok partili rejimi hedeflediği, bunu gerçekleştirebilmek için iki ayrı girişimde bulunduğu, ancak dönemin şartları gereği çok partili sistemi ertelemek zorunda kaldığı görülür. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka denemeleri, Atatürk'ün demokrasiyi yerleştirmek için gerçekleştirdiği, ancak dönemin şartları gereği yaşayamamış girişimlerdir.

Ancak 1930'lu yıllarda bazı etkili isimler demokratik Cumhuriyet ilkesinden saparak totaliter bir model oluşturmaya niyetlenmişlerdir. Başta Recep Peker olmak üzere bazı önemli makamlar, o dönemde etkili kalkınma modelleri ile dikkati çeken Sovyetler Birliği’nden, Nazi Almanyası’ndan ve hatta Faşist İtalya'dan etkilenmiş ve bu ülkelerin rejimlerini örnek alan bir takım fikirler geliştirmişlerdir. O dönemde tüm dünyada "yükselen değer" gibi görülen, demokratik sistemlere göre daha başarılı, etkili ve verimli olduğu sanılan bu totaliter modeller, Türkiye'de de hayran kazanmıştır.

Ancak üzerinde ısrarla durulması gereken nokta, Atatürk'ün hiçbir zaman bu totaliter eğilimlere destek vermemiş, hatta bunları engellemiş olmasıdır. Büyük Önder, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin her zaman için "muasır medeniyet" seviyesine çıkmasını, yani Batı tipi bir demokrasiyle yönetilmesi hedefini korumuştur.

"TÜRK MİLLETİNİN KARAKTER VE ADETLERİNE EN UYGUN OLAN İDARE, CUMHURİYET İDARESİDİR."

Atatürk'ün Liberal Ekonomiye İnancı

Atatürk'ün otoriter devlet modellerine itibar etmediğinin bir başka göstergesi de ekonomi politikasıdır. 1920'lerin başına baktığımızda, Atatürk'ün kurduğu genç Türkiye Cumhuriyeti için liberal bir ekonomi modeli tercih ettiğini açıkça görürüz. 1923'te, henüz Cumhuriyetin ilanından önce toplanan İzmir İktisat Kongresi'nin anafikri budur. Ancak 1929'daki Büyük Buhran dünya ekonomilerini içlerine kapanmaya ve "sosyalist" olarak nitelendirilebilecek uygulamalara gitmeye zorlamıştır. Türkiye de bu genel eğilime uyarak 1930'larda devletçiliği benimsemiş, liberal ekonomiden kısmen uzaklaşmıştır.

Ancak tarihçiler bilirler ki, Atatürk bu devletçi uygulamaları sadece dünya ekonomik buhranının zorladığı geçici bir model olarak görmüştür. Sovyet modeli ekonomiden etkilenerek Türkiye'yi sosyalist bir ekonomiye götürmeye niyetlenenler bu nedenle Atatürk'le sürtüşmüşlerdir. Tarihçi Cemil Koçak, bu gerçeği şöyle vurguluyor:
 

    "Mustafa Kemal Paşa için devletçi ekonomik politika bir zorunluluğun ifadesiydi... Bu, bir ihtiyaçtan kaynaklanan zorunlu ve pragmatik bir yoldu... Devletçi uygulama hem geçici bir döneme tekabül etmekteydi, hem de özel girişim tamamen bir kenara itilmeyecekti; hatta tam aksine çeşitli kanallarla devlet tarafından güçlendirilecekti... Oysa İsmet Paşa ve Recep Bey gibi düşünenler, devletçi uygulamayı yalnızca zorunluluktan kaynaklanan pragmatik bir politika olarak değil, fakat aksine sürekliliği olan bir politika olarak görmekteydiler...Atatürk, başından beri devletçi ekonomik politikanın başarısından kuşku duymuştu. Nitekim İnönü de Atatürk'ün her zaman özel girişimi esas tuttuğunu ve liberal bir ekonomiden yana olduğunu açıklıkla belirtmiştir." (Cemil Koçak. "Siyasal Tarih, 1920-1950". Çağdaş Türkiye. c. 4. ed. Sina Akşin. Cem Yayınevi, İstanbul, 1995. S. 110, 117)

Kısacası, Atatürk asla Türkiye için sosyalist bir model benimsememiş, her zaman için demokrat ve liberal bir Cumhuriyet modeli savunmuştur. Bu, ideolojilerini Atatürk'e dayanarak savunmaya çalışan sosyalist ideologların ne denli büyük bir çarpıtma yaptıklarını da ortaya koyar.

ATATÜRK: "KOMÜNİZM, HER YERDE EZİLMELİDİR"

Atatürk'ün demokrasiye olan bağlılığının önemli bir ifadesi, totaliter sistemlere karşı aldığı açık tavırdır. 1930'ların dünyası, Nasyonal Sosyalizm ve Komünizm gibi totaliter düzenlerin büyük popülarite kazandığı,   bu sistemlerin pek çok ülke ve lider tarafından benimsendiği yıllardır. Almanya'nın, İtalya'nın ve Sovyetler Birliği'nin ekonomik atılımları, disiplinli toplum modelleri ve askeri güçleri, bu baskıcı sistemlerin örnek alınmasına yol açmıştır.

 Ancak Atatürk hiçbir zaman bu düzenleri benimsememiş, aksine bunları Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı birer tehdit olarak değerlendirmiştir. Özellikle komünist ideolojinin zararı üzerinde durmuş ve komünizmi "ezilmesi gereken" bir unsur olarak tanımlamıştır.

1926 yılında gazetecilere verdiği bir demeçte söylediği "komünizm, Türk Dünyası'nın en büyük tehlikesidir. Her gördüğü yerde ezilmelidir" şeklindeki sözleri, Atatürk'ün bu duyarlılığının bir ifadesidir. (Faruk Şükrü Yersel, Eskişehir Gazetesi, 1926)

Büyük Önder, 1935 yılındaki bir konuşmasında ise şöyle demiştir: "Türkiye hiç bir zaman komünist olmayacaktır. Çünkü Türk hükümetinin ilk amacı halka özgürlük ve mutluluk vermek, askerlerimize olduğu kadar sivil halka da iyi bakmaktır." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3, S. 99)

1922 yılında yaptığı bir açıklama, Büyük Önder'in demokrasiye olan sadakatinin en iyi ifadesidir:

"Biz ne bolşevikiz, ne de komünist. Ne biri, ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız. Özetle, bizim hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümettir." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3, S. 51)

Sonuç

Atatürk dönemini gerçekçi bir gözle incelediğimizde, onun gerçekten de bugünün kavramlarıyla bir "milliyetçi-muhafazakar" olduğunu görürüz. Atatürk; tam bir Türklük ve Türkiye sevgisine sahip olan; dış politikada Türk milli menfaatlerinin savunulması için çok basiretli ve (Hatay örneğinde olduğu gibi) mücadeleci davranan; sosyalist akımlara prim vermeyip, her zaman için kalkınmanın gerçek yolu olan özel girişime destek olan; Batı'yla gerektiğinde mücadele eden, ama varılması gereken noktanın Batı tarzı demokratik bir "muasır medeniyet" olduğunu bilen; laikliği toplumun huzuru ve devletin bekası için zorunlu gören, ancak aynı zamanda dine büyük bir saygı besleyen ve hatta dinin doğru anlaşılması ve yaşanması için çaba harcayan bir liderdir. Bu sıfatların hepsi milliyetçi-muhafazakar bir istikamete işaret etmektedir.Atatürk'ün geride bıraktığı gerçek miras budur. Yaşamının son döneminde Başvekilliğe —sonradan Demokrat Parti'nin lideri haline gelecek olan—Celal Bayar'ı getirtmesi, hatta bazı CHP'lilerin kesin ifadeleriyle kendisinin ardından Cumhurbaşkanı olarak Mareşal Fevzi Çakmak'ı düşünmesi de, Atatürk'ün mirasının istikametini gösteren önemli işaretlerdir. (Fevzi Çakmak bilindiği gibi muhafazakar görüşleriyle tanınan büyük bir askerdir ve 1940'larda Demokrat Parti'nin Cumhurbaşkanı adayı olmuştur.)

Bu gerçek, 1960'lardan itibaren bazı Marksist ya da benzeri "devrimci" ideologların (örneğin Doğan Avcıoğlu gibi) Atatürk'ü sahiplenmeye çalışmaları nedeniyle gözlerden kaçmış olabilir. Oysa Cumhuriyetin 75. yılında Türk milliyetçiliğine düşen görev, Atatürk'ün gerçek mirasına herkesten fazla sahip çıkmak ve onun kurduğu Cumhuriyetin temel niteliklerini herkesten daha fazla savunmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 75. yılı, bu bilinçle hepimize kutlu olsun.


 
Ana Sayfa - Arkadaşına Gönder - E-mail - E-mail Listesine Kayıt